Bir lisan bir insan

Neden yabancı dil dendiğinde aklımıza ilk olarak İngilizce , Fransızca , Almanca gelir?Halbuki bu dillerden daha kapsamlı diller de var yeryüzünde . Örneğin Arapça .

Biraz sabır ister Arapça öğrenmek.Fakat oldukça zevklidir.

Nasara , Yensuru , Nasran , Fehuve nasirun , fezake mensurun , lem yensur , lemma yensur, li yensur , la yensur , la tensur ...

Arapçanın başlı başına bir mucize olduğunu söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Kur’ân-ı Kerim’in insan duyularına yansımasında görev yapan tek araç olarak Arapça gerçekten bir mucizedir. Bunu, Arap olmayan yabancılar arasında özellikle oryantalistler algılayabilmişlerdir. Batılı oryantalistler, Arapçaya karşı duydukları hayranlık ve merakı başka hiçbir dile ve kültüre karşı duymamışlardır. Hatta denebilir ki onlar, başlangıçta İslâm’ı çok merak etmiş olsalar bile, hedefleri doğrultusunda yola çıktıktan sonra İslâm ve Arapça arasında zaman zaman bir gelgit yaşamış, ama yolculuklarının ileri bir durağında İslâm’dan çok Arapça üzerinde yoğunlaşmışlardır. Öyle ise tereddüt etmeden diyebiliriz ki oryantalizmin ana hedefini İslâm teşkil etmiş olsa bile Arapça, oryantalistlerin bilinci altına çok daha güçlü bir kavram olarak yerleşmiştir, onları İslâm’dan daha çok meşgul etmiştir! Bunu kanıtlayan güçlü deliller vardır. Bunlardan iki tanesi önemlidir. Birincisi oryantalistlerin, kendi dillerinin yanı sıra Arapça olarak da bol miktarda eser bırakmış olmalarıdır; ikincisi ise «müslüman» topluluklar arasında en çok Araplarla diyalog kurmuş olmalarıdır.


Aslında Arapçanın çarpıcılığını ortaya koyan yönü, onun Kur’ân-ı Kerim’i kucaklayabilmiş olmasıdır. Bu konudaki yeterlilik sadece ve sadece Arapçaya özgüdür. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim, Fransızca hariç, hemen hemen hiçbir dile ileri derecede çevrilememektedir. Dolayısıyladır ki İslâm’a yeni girmiş aydın bir Fransız, -doğuştan müslüman ve aydın bir Türk’ten, bir İranlı’dan, ya da bir Malezya’lıdan- ayetleri çok daha geniş boyutlarda kavrayabilmektedir.

Bilindiği üzere, Arap dil grameri daha kitabî hale gelmeden, Kur’ân-ı Kerim, bu dilin yüzlerce kuralına uygun olarak inmiştir.  Örneğin; Kur’ân-ı Kerim’de geçen bütün fâiller, mübtedâlar ve haberler merfu’dur; bütün mef’uller; (İnne, enne, ke’enne, lâkinne, leyte ve lealle) gibi nasb edatlarından sonra gelen bütün isimler; (en, len, key ve izen) gibi edatlardan sonra gelen bütün muzâri’ fiiller, hal ve temyiz gibi kayıtlar mansupturlar; bütün muzafun ileyh ve cer harflerinden sonra gelen isimler, mecrurdurlar…

İlginçtir ki günümüzde bu gerçeği, hiç Arapça bilmeyen Türkiyeli milyonlarca İmam-Hatip mezunu ve medreseliler de bilmektedirler! Ve yine ilginçtir ki bu milyonlarca insan arasında bugün bürokratlar, politikacılar, işadamları ve akademisyenler de bulunmaktadır. Arapçanın taşıdığı olağanüstü önemi ortaya koymak bakımından bu çelişkinin bile ne kadar büyük bir kanıt oluşturduğu, insanı derinden düşündürmektedir!

Kuşku yok ki bir dilin mükemmel biçimde yapılanabilmesi ve evrensel düşünceyi aktarabilecek bir ilim kaynağı ve uluslararası bir iletişim aracı niteliğini kazanabilmesi için onun, en az bin yıl önce olgunlaşma evresini tamamlamış bulunması gerekir. Günümüzde konuşulan, hatta epeyce yaygınlaşan birçok dil, bu niteliğe sahip değildir. Örneğin Türkçeyi bu noktada Arapça ile karşılaştırdığımızda, aralarında büyük bir fark görüyoruz. Türklerin «Müslümanlığa» girmesinden ancak çok sonra yazılan, «Türk edebiyatının bugün bilinen ilk eseri» Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu Bilig adlı kitaptır. Bu kitap 1069-1070 yıllarında yazılmıştır. Fakat günümüzde birkaç uzman dışında hemen hiçbir Türk tarafından bu kitabın orijinal metni ne okunabilmekte, ne de anlaşılabilmektedir. Üstelik ne bu kitap, ne de ondan iki üç yıl sonra Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan Dîvânu Lûgati’t-Türk, bugün hiçbir okumuş Türkün dikkatini bile çekmemekte, bazı edebî ve ilmî forumlarda ise içeriği hakkında pek az söz edilmektedir. Bu bir yana, hemen hiçbir Türk, bu kitabın adını da -aslına uygun olarak- telâffuz edememektedir. Bilindiği üzere kitabın adı, «Dîvânu Lûgati’t-Türk»’tür. Halbuki Türklerin tamamı, bu adı Dîvân-ı Lügâti’t-Türk şeklinde telâffuz etmektedirler. Bu ise yanlıştır. Ayrıca, bu kitabın adı tamamen Arapça’dır; içeriği de Arapça açıklamalarla doludur. Bu küçük karşılaştırma ile yine Arapçanın rekabet kabul etmez üstünlüğü bir kez daha göze çarpmaktadır.


Arapçadaki bu kudret, kuşkusuz bu dilin tarihsel değeri yanında onun, -insanlığa ilim, sanat ve edebiyatı taşırken- yaptığı önemli işlevi de ortaya koymaktadır.

Arapçayı, bu yüzden herhangi bir dille karşılaştırmak elbette ki doğru değildir. Esasen diller arasında ideolojik amaçlarla, ya da ırkçı eğilimlerle ayırımcılık yapmak bir ahlâk kusurudur. Çünkü dillerin tümü, eşit düzeyde insanlık ailesinin kültür mirasıdır. Dolayısıyla birini diğerine yeğlemek duygusallıktır. Ancak bilimsel kriterler yardımıyla diller arasındaki ilişkiler, benzeşme ve zıtlıklar elbette ki incelenebilir. İşte bu ilgi ile bir fikir vermesi bakımından burada bir nebze Türkçeyi de irdelemekte yarar vardır.

Bir lisan , bir insan ...

Arapça = 2 insan

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır
  1. Yazan: www.tayfaninforumu.com | Tarih: 3/4/2007
    Konu: !!!
    "Aslında Arapçanın çarpıcılığını ortaya koyan yönü, onun Kur’ân-ı Kerim’i kucaklayabilmiş olmasıdır." yeterince açıklayıcı ;)

    Bağlantı »

Yorum yaz!