Necm (1-15)
en-NECM
Diyanet / Elmalılı
Mekke'de inmiştir. 62(altmışiki) âyettir.
Süleyman Ateş
Adını birinci âyetinden alan bu sûre, ilk Mekke sûrelerindendir. İhlâs Sûresinden sonra inmiştir. Mushaf'ta 53, inişte 23. sûredir. 62 âyettir. 32. âyetinin Medine'de indiği söylenir.
Abdullah Parlıyan
Peygamberlik, ölümden sonraki hayat ve hesaba inanma konularından bahsederek Mirac’taki enteresan manzaraları anlatıp putlar ve meleklere ibadetin şirk olduğunu vurgular. Kıyamette adil hesaplaşmanın olacağından bahsedip herkese yaptığının karşılığı verileceği anlatılır. Yaratma ve öldürmede Allah’ın yüce kudretini anlatarak Âd, Semûd, Nuh, Lut gibi azgın kavimlerin sonlarından bahsederek sûre son bulur.
(NECM suresi 1. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى
| Okunuş | Ven necmi iza heva |
| Diyanet Çevirisi | (1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. |
| Diyanet Vakfı | (1-3) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. |
| Elmalılı Orijinal | O necme kasem ederim indiği dem ki |
| Elmalılı Sade. 1 | İnmekte olan necme (yıldıza, Kur'an'ın inen miktarına) yemin ederim ki, |
| Elmalılı Sade. 2 | İnmekte olan yıldıza andolsun ki, |
| Ö. N. Bilmen | Yıldıza; tulûa başladığı zaman kasem olsun ki, |
| S. Ateş | Aşağı kayan yıldıza andolsun ki: |
| A. Bulaç | Battığı zaman yıldıza andolsun; |
| Muhammed Esed | DÜŞÜN yücelerden inen (Allah'ın mesajının) gözler önüne serdiğini! |
| Y.N. Öztürk | Yemin olsun inip çıktığı zaman yıldıza/fışkırıp çıktığı zaman çimene/süzülüp aktığı zaman Ülker Yıldızı'na/aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır ağır gelene, |
| S. Yıldırım | Kayan yıldıza yemin olsun ki. |
| Tefhimü-l Kuran | Battığı zaman yıldıza andolsun; |
| Fizilalil Kuran | Kayan yıldız hakkı için. |
| A. Gölpınarlı | Andolsun yıldıza, inerken. |
| H. S. Yeter | Battığı zaman yıldıza andolsun ki; |
| A. Uğur | Battığı zaman yıldıza andolsun ki; |
| G. Onan | Battığı zaman yıldıza andolsun; |
| Ş. Piriş | Yıldıza andolsun batarken. |
| Yusuf Ali (EN) | By the Star when it goes down, |
| M. Pickthall (EN) | By the Star when it setteth., |
(NECM suresi 2. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
| Okunuş | Ma dalle sahibukum ve ma ğava |
| Diyanet Çevirisi | (1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. |
| Diyanet Vakfı | (1-3) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. |
| Elmalılı Orijinal | Şaşırmadı sahibiniz azıtmadı da |
| Elmalılı Sade. 1 | arkadaşınız şaşırmadı, azıtmadı da! |
| Elmalılı Sade. 2 | Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı. |
| Ö. N. Bilmen | (2-3) Sahibiniz şaşırmadı, ve bâtıla inanmadı. Ve hevâdan söz söylemez. |
| S. Ateş | Arkadaşınız sapmadı, azmadı. |
| A. Bulaç | Sahibiniz (arkadaşınız olan peygamber) sapmadı ve azmadı. |
| Muhammed Esed | Sizin bu arkadaşınız ne sapmış, ne de aldatılmıştır, |
| Y.N. Öztürk | Ki arkadaşınız ne saptı ne de azdı. |
| S. Yıldırım | Arkadaşınız (Muhammed) yanılmadı, sapmadı, aldanmadı. |
| Tefhimü-l Kuran | Sahibiniz (olan peygamber) şaşırıp-sapmadı ve azmadı. |
| Fizilalil Kuran | Arkadaşınız Muhammed ne sapıttı ne de azıttı. |
| A. Gölpınarlı | Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı. |
| H. S. Yeter | Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı. |
| A. Uğur | Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı. |
| G. Onan | Arkadaşınız (olan peygamber) sapmadı ve azmadı. |
| Ş. Piriş | Arkadaşınız sapıtmadı, azdırılmadı. |
| Yusuf Ali (EN) | Your Companion is neither astray nor being misled. |
| M. Pickthall (EN) | Your comrade erreth not, nor is deceived; |
(NECM suresi 3. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
| Okunuş | Ve ma yentiku anil heva |
| Diyanet Çevirisi | O, nefis arzusu ile konuşmaz. |
| Diyanet Vakfı | (1-3) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. |
| Elmalılı Orijinal | Ve hevadan söylemiyor |
| Elmalılı Sade. 1 | Hevadan (arzusuna göre) söylemiyor. |
| Elmalılı Sade. 2 | O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. |
| Ö. N. Bilmen | (2-3) Sahibiniz şaşırmadı, ve bâtıla inanmadı. Ve hevâdan söz söylemez. |
| S. Ateş | O hevâ'dan konuşmaz. |
| A. Bulaç | O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. |
| Muhammed Esed | ve ne de kendi arzu ve heveslerine göre konuşmaktadır: |
| Y.N. Öztürk | O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor. |
| S. Yıldırım | O kendi heva ve hevesiyle konuşmuyor. |
| Tefhimü-l Kuran | O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. |
| Fizilalil Kuran | O havadan konuşmuyor. |
| A. Gölpınarlı | Ve kendi dileğiyle söz de söylemedi. |
| H. S. Yeter | O,arzusuna göre de konuşmaz. |
| A. Uğur | O,arzusuna göre de konuşmaz. |
| G. Onan | O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. |
| Ş. Piriş | Kendi hevasından konuşmuyor. |
| Yusuf Ali (EN) | Nor does he say (aught) of (his own) Desire. |
| M. Pickthall (EN) | Nor doth he speak of (his own) desire. |
(NECM suresi 4. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
| Okunuş | İn huve illa vahyuy yuha |
| Diyanet Çevirisi | (Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir. |
| Diyanet Vakfı | O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. |
| Elmalılı Orijinal | O sade bir vahiydir ancak vahyolunur |
| Elmalılı Sade. 1 | O (Kur'an) sadece vahyolunan bir vahiydir. |
| Elmalılı Sade. 2 | O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir. |
| Ö. N. Bilmen | (4-5) O başka değil, ancak bir vahiydir, vahyolunuverir. Onu kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir. |
| S. Ateş | O(nun okuduğu Kur'ân) kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. |
| A. Bulaç | O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir. |
| Muhammed Esed | bu (size ilettiği), kendisine indirilen (ilahi) vahiyden başka bir şey değildir; |
| Y.N. Öztürk | İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o. |
| S. Yıldırım | O, kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir. |
| Tefhimü-l Kuran | O (söyledikleri) yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir. |
| Fizilalil Kuran | Söyledikleri, kendisine indirilen bir vahiydir. |
| A. Gölpınarlı | Sözü, ancak vahyedilen şeyden ibaret. |
| H. S. Yeter | O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. |
| A. Uğur | O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. |
| G. Onan | O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir. |
| Ş. Piriş | O ancak kendisine vahyedilen bir vahiydir. |
| Yusuf Ali (EN) | It is no less than inspiration sent down to him: |
| M. Pickthall (EN) | It is naught save an inspiration that is inspired, |
(NECM suresi 5. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى
| Okunuş | Allemehu şedidul kuva |
| Diyanet Çevirisi | (5-7) (Kur’an’ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu. |
| Diyanet Vakfı | (5-7) Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu. |
| Elmalılı Orijinal | Ta'lim etti ona kuvveleri şiddetli |
| Elmalılı Sade. 1 | Ona, kuvvetleri çok güçlü olan öğretti. |
| Elmalılı Sade. 2 | Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti |
| Ö. N. Bilmen | (4-5) O başka değil, ancak bir vahiydir, vahyolunuverir. Onu kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir. |
| S. Ateş | Onu, mühtiş kuvvetleri olan biri öğretti; |
| A. Bulaç | Ona (bu Kur'an'ı) üstün (oldukça çetin) bir güç sahibi (Cebrail) öğretmiştir. |
| Muhammed Esed | son derece kudretli birinin ona öğrettiği (bir vahiy): |
| Y.N. Öztürk | Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu ona. |
| S. Yıldırım | (5-7) Onu kendisine pek güçlü ve kuvvetli, o üstün akıl ve kemal sahibi olan (melek Cebrail) öğretti. Melek kendi aslî sûretine girip doğruldu. İşte o zaman kendisi en yüce ufukta idi. |
| Tefhimü-l Kuran | Ona (bu Kur'an'ı) üstün (oldukça çetin) bir güç sahibi (Cebrail) öğretmiştir. |
| Fizilalil Kuran | Bu vahyi O'na müthiş güçleri olan Cebrail öğretti. |
| A. Gölpınarlı | Ona öğretti kuvvetleri çok çetin. |
| H. S. Yeter | Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti. |
| A. Uğur | Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti. |
| G. Onan | Ona (bu Kuran'ı) üstün (oldukça çetin) bir güç sahibi (Cebrail) öğretmiştir. |
| Ş. Piriş | Bunu ona çok güçlü biri öğretti. |
| Yusuf Ali (EN) | He was taught by one mighty in Power, |
| M. Pickthall (EN) | Which one of mighty powers hath taught him, |
(NECM suresi 6. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى
| Okunuş | Zu mirrah festeva |
| Diyanet Çevirisi | (5-7) (Kur’an’ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu. |
| Diyanet Vakfı | (5-7) Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu. |
| Elmalılı Orijinal | Bir kuvvet sahibi, hemen duruklandı |
| Elmalılı Sade. 1 | Bir kuvvet sahibi; hemen duruklandı (doğruldu). |
| Elmalılı Sade. 2 | (Ki o) akıl ve görüşünde kuvvetli (bir melek)dir. Hemen (gerçek meleklik şekliyle) doğruldu. |
| Ö. N. Bilmen | (6-7) Bir kuvvet sahibi ki, hemen dosdoğru göründü. Ve o, en yüksek bir sema kıyısında idi. |
| S. Ateş | Üstün akıl sâhibi (melek). Doğruldu; |
| A. Bulaç | (Ki O,) Görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Hemen doğruldu. |
| Muhammed Esed | (o,) fevkalade bir güçle donatılmış (bir melektir) ki o an geldiğinde kendini gerçek şekli ve hüviyeti ile gösterdi, |
| Y.N. Öztürk | Akıl, güzellik ve güç sahibidir. Doğrulup dikildi. |
| S. Yıldırım | (5-7) Onu kendisine pek güçlü ve kuvvetli, o üstün akıl ve kemal sahibi olan (melek Cebrail) öğretti. Melek kendi aslî sûretine girip doğruldu. İşte o zaman kendisi en yüce ufukta idi. |
| Tefhimü-l Kuran | (Ki O,) Görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Hemen doğruldu. |
| Fizilalil Kuran | O üstün yetenekli melek doğruldu. |
| A. Gölpınarlı | Kuvvetli biri; sonra doğruldu. |
| H. S. Yeter | Ve üstün yaratılışlı(melek), doğruldu: |
| A. Uğur | Ve üstün yaratılışlı(melek), doğruldu: |
| G. Onan | (Ki O,) Görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Hemen doğruldu. |
| Ş. Piriş | Üstün akıl sahibidir. Hemen doğruluverdi. |
| Yusuf Ali (EN) | Endued with Wisdom: for he appeared (in stately form) |
| M. Pickthall (EN) | One vigorous: and he grew clear to vieww |
(NECM suresi 7. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى
| Okunuş | Ve huve bil ufukil a'la |
| Diyanet Çevirisi | (5-7) (Kur’an’ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu. |
| Diyanet Vakfı | (5-7) Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu. |
| Elmalılı Orijinal | Ve o en yüksek ufukta idi |
| Elmalılı Sade. 1 | O en yüksek ufukta idi. |
| Elmalılı Sade. 2 | O, en yüksek ufukta idi. |
| Ö. N. Bilmen | (6-7) Bir kuvvet sahibi ki, hemen dosdoğru göründü. Ve o, en yüksek bir sema kıyısında idi. |
| S. Ateş | Kendisi yüksek ufukta iken. |
| A. Bulaç | O, en yüksek bir ufuktaydı. |
| Muhammed Esed | ufkun en uç noktasında görünerek, |
| Y.N. Öztürk | En yüksek ufuktadır o. |
| S. Yıldırım | (5-7) Onu kendisine pek güçlü ve kuvvetli, o üstün akıl ve kemal sahibi olan (melek Cebrail) öğretti. Melek kendi aslî sûretine girip doğruldu. İşte o zaman kendisi en yüce ufukta idi. |
| Tefhimü-l Kuran | O, en yüksek bir ufuktaydı. |
| Fizilalil Kuran | Yüce ufuktayken. |
| A. Gölpınarlı | Ve o, en yüce tanyerindeydi. |
| H. S. Yeter | Kendisi en yüksek ufukta iken. |
| A. Uğur | Kendisi en yüksek ufukta iken. |
| G. Onan | O, en yüksek bir ufuktaydı. |
| Ş. Piriş | O, en yüksek ufukta idi. |
| Yusuf Ali (EN) | While he was in the highest part of the horizon: |
| M. Pickthall (EN) | When he was on the uppermost horizon. |
(NECM suresi 8. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى
| Okunuş | Summe dena fe tedella |
| Diyanet Çevirisi | Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu. |
| Diyanet Vakfı | (8-9) Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. |
| Elmalılı Orijinal | Sonra yaklaştı da tedellî etti |
| Elmalılı Sade. 1 | Sonra yaklaştı ve sarktı. |
| Elmalılı Sade. 2 | Sonra (Cebrail ona) yaklaştı ve (aşağıya doğru) sarktı. |
| Ö. N. Bilmen | (8-9) Sonra yaklaştı da aşağıya iniverdi. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi. |
| S. Ateş | Sonra yaklaştı, (yere doğru) sarktı. |
| A. Bulaç | Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi. |
| Muhammed Esed | ve sonra yaklaşarak yanına geldi, |
| Y.N. Öztürk | Sonra iyice yaklaştı ve sarktı, |
| S. Yıldırım | (8-9) Sonra yaklaştı ve iyice sarktı. Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı. |
| Tefhimü-l Kuran | Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi. |
| Fizilalil Kuran | Sonra yaklaştı, yere doğru uzandı. |
| A. Gölpınarlı | Sonra yaklaştı, yakınlaştı. |
| H. S. Yeter | Sonra (Muhammed'e) yaklaştı,(yere doğru)sarktı. |
| A. Uğur | Sonra (Muhammed'e) yaklaştı,(yere doğru)sarktı. |
| G. Onan | Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi. |
| Ş. Piriş | Sonra yaklaşıp indi |
| Yusuf Ali (EN) | Then he approached and came closer, |
| M. Pickthall (EN) | Then be drew nigh and came downn |
(NECM suresi 9. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
| Okunuş | Fe kane kabe kavseyni ev edna |
| Diyanet Çevirisi | (Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu. |
| Diyanet Vakfı | (8-9) Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. |
| Elmalılı Orijinal | «kabe kavseyni ev edna» oldu da |
| Elmalılı Sade. 1 | Aradaki mesafe iki yay boyu oldu, hatta daha yakın; |
| Elmalılı Sade. 2 | Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı. |
| Ö. N. Bilmen | (8-9) Sonra yaklaştı da aşağıya iniverdi. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi. |
| S. Ateş | (Muhammed ile arasındaki mesafe) İki yay uzunluğu kadar, yahut daha az kaldı. |
| A. Bulaç | Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha yakınlaştı. |
| Muhammed Esed | aralarında iki yay mesafesi kalıncaya kadar, hatta daha da yakınına. |
| Y.N. Öztürk | İki yayın beraberliği gibi, belki ondan da yakındı. |
| S. Yıldırım | (8-9) Sonra yaklaştı ve iyice sarktı. Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı. |
| Tefhimü-l Kuran | Nitekim (ikisi arasında uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha da yakınlaştı. |
| Fizilalil Kuran | Öyle ki, Peygamberle araları iki yay aralığı ya da daha yakın oldu. |
| A. Gölpınarlı | İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın. |
| H. S. Yeter | O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. |
| A. Uğur | O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. |
| G. Onan | Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha yakınlaştı. |
| Ş. Piriş | Araları iki yay kadar veya daha yakın idi. |
| Yusuf Ali (EN) | And was at a distance of but two bow lengths or (even) nearer; |
| M. Pickthall (EN) | Till he was (distant) two bows length or even nearer, |
(NECM suresi 10. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى
| Okunuş | Fe evha ila abdihi ma evha |
| Diyanet Çevirisi | Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetti. |
| Diyanet Vakfı | (10-11) Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. |
| Elmalılı Orijinal | Verdi kuluna verdiği vahyi |
| Elmalılı Sade. 1 | kuluna verdiği vahyi verdi. |
| Elmalılı Sade. 2 | (Allah), kuluna verdiği vahyi verdi. |
| Ö. N. Bilmen | Hemen (Allah Teâlâ'nın) kuluna vahyettiğini vahyetti. |
| S. Ateş | Kuluna, vahyettiğini vahyetti. |
| A. Bulaç | Böylece O'nun kuluna vahyettiğini vahyetti. |
| Muhammed Esed | Böylece (Allah), vahyedilmesini uygun gördüğü her şeyi kuluna vahyetmiş oldu. |
| Y.N. Öztürk | Böylece vahyetti kuluna vahyettiğini. |
| S. Yıldırım | O da kuluna vahyetmek istediği her şeyi vahyetti. |
| Tefhimü-l Kuran | Böylece O'nun kuluna vahyettiğini vahyetti. |
| Fizilalil Kuran | O anda Allah dilediği mesajı Kul'una vahyetti. |
| A. Gölpınarlı | Derken kuluna vahyetti, ne vahyettiyse. |
| H. S. Yeter | Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. |
| A. Uğur | Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. |
| G. Onan | Böylece O'nun kuluna vahyettiğini vahyetti. |
| Ş. Piriş | O anda (Allah’ın) kuluna vahyettiğini iletti. |
| Yusuf Ali (EN) | So did (Allah) convey the inspiration to His Servant (conveyed) what He (meant) to convey. |
| M. Pickthall (EN) | And He revealed unto His slave that which He revealed. |
(NECM suresi 11. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى
| Okunuş | Ma kezebel fuadu ma raa |
| Diyanet Çevirisi | Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı. |
| Diyanet Vakfı | (10-11) Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. |
| Elmalılı Orijinal | Gözün gördüğünü kalb tekzib etmedi |
| Elmalılı Sade. 1 | Gözün gördüğüne kalp yalan demedi. |
| Elmalılı Sade. 2 | Onun gördüğünü kalb(i) yalanlamadı. |
| Ö. N. Bilmen | (11-12) Gördüğü şeyi kalbi tekzîp etmedi. Onun gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız? |
| S. Ateş | Gönül gördüğünde yanılmadı (yalan söylemedi, gerçeği gördü). |
| A. Bulaç | Onun gördüğünü gönül yalanlamadı. |
| Muhammed Esed | (Kulunun) kalbi gördüğünü yalanlamadı: |
| Y.N. Öztürk | Kalp yalanlamadı gördüğünü. |
| S. Yıldırım | Gözlerinin gördüğünü kalbi yalan saymadı. |
| Tefhimü-l Kuran | Onun gördüğünü gönül yalanlamadı. |
| Fizilalil Kuran | O'nun gönlü, gözünün gördüğünü yalanlamadı. |
| A. Gölpınarlı | Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. |
| H. S. Yeter | (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. |
| A. Uğur | (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. |
| G. Onan | Onun gördüğünü yürek (fuadü) yalanlamadı. |
| Ş. Piriş | Gördüğünü gönül yalanlamadı. |
| Yusuf Ali (EN) | The (Prophet's) (mind and) heart in no way falsified that which he saw. |
| M. Pickthall (EN) | The heart lied not (in seeing) what it saw. |
(NECM suresi 12. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى
| Okunuş | Efe tumarunehu ala ma yera |
| Diyanet Çevirisi | (Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz? |
| Diyanet Vakfı | Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? |
| Elmalılı Orijinal | Şimdi siz ona o görüşüne karşı mücadele mi ediyorsunuz? |
| Elmalılı Sade. 1 | Gördüğü hakkında şimdi siz, onunla tartışıyor musunuz? |
| Elmalılı Sade. 2 | Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız. |
| Ö. N. Bilmen | (11-12) Gördüğü şeyi kalbi tekzîp etmedi. Onun gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız? |
| S. Ateş | Onun gördüğünden kuşku mu duyuyorsunuz? |
| A. Bulaç | Yine de siz gördüğü (şey) üzerinde onunla tartışacak mısınız? |
| Muhammed Esed | Peki siz, ne gördüğü konusunda o'nunla tartışmaya mı giriyorsunuz? |
| Y.N. Öztürk | Onun gördüğü şey hakkında kuşkuya düşüp onunla çekişiyor musunuz? |
| S. Yıldırım | Şimdi siz kalkmış da onun gördükleri hakkında şüphe edip kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz? |
| Tefhimü-l Kuran | Yine de siz görmüş olduğu üzerinde onunla tartışacak mısınız? |
| Fizilalil Kuran | Siz şimdi gözü ile gördükleri hakkında O'nunla tartışmaya mı girişiyorsunuz? |
| A. Gölpınarlı | Hâlâ münakaşa mı edersiniz gördüğü şeyleri? |
| H. S. Yeter | Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? |
| A. Uğur | Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? |
| G. Onan | Yine de siz gördüğü (şey) üzerinde onunla tartışacak mısınız? |
| Ş. Piriş | -Onunla gördüğü şey hususunda tartışıyor musunuz? |
| Yusuf Ali (EN) | Will ye then dispute with him concerning what he saw? |
| M. Pickthall (EN) | Will ye then dispute with him concerning what he seeth? |
(NECM suresi 13. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى
| Okunuş | Ve le kad raahu nezleten uhra |
| Diyanet Çevirisi | Andolsun ki, o, Cebrail’i bir başka inişte daha (aslî suretiyle) görmüştü. |
| Diyanet Vakfı | (13-14) Andolsun onu, Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında önceden bir defa daha görmüştü. |
| Elmalılı Orijinal | Kasem olsun ki o onu bir deha da inişinde gördü |
| Elmalılı Sade. 1 | Andolsun ki, o onu bir kez daha inişinde gördü; |
| Elmalılı Sade. 2 | Andolsun onu bir kez daha görmüştü. |
| Ö. N. Bilmen | Andolsun ki, O'nu (Cibril'i) diğer bir inişinde de gördü. |
| S. Ateş | Andolsun, onu bir inişinde daha görmüştü; |
| A. Bulaç | Andolsun, onu bir de diğer inişte görmüştü. |
| Muhammed Esed | Ve onu bir kez daha gördü, |
| Y.N. Öztürk | Yemin olsun ki onu bir başka inişte de görmüştü. |
| S. Yıldırım | (13-14) Onun bir başka inişini Sidretu’l-Müntehanın yanında görmüştü. |
| Tefhimü-l Kuran | Andolsun, onu bir de diğer inişte görmüştü. |
| Fizilalil Kuran | O, Cebrail'i bir başka inişinde de görmüştü. |
| A. Gölpınarlı | Ve andolsun ki onu, inerken bir kere daha gördü. |
| H. S. Yeter | Andolsun onu, önceden bir defa daha görmüştü, |
| A. Uğur | Andolsun onu, önceden bir defa daha görmüştü, |
| G. Onan | Andolsun onu bir de diğer inişte görmüştü. |
| Ş. Piriş | Hakikaten onu diğer bir inişte de gördü. |
| Yusuf Ali (EN) | For indeed he saw him at a second descent, |
| M. Pickthall (EN) | And verily he saw him yet another timee |
(NECM suresi 14. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى
| Okunuş | İnde sidratil munteha |
| Diyanet Çevirisi | Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında. |
| Diyanet Vakfı | (13-14) Andolsun onu, Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında önceden bir defa daha görmüştü. |
| Elmalılı Orijinal | Sidrei müntehanın yanında |
| Elmalılı Sade. 1 | Sidretu'l-Munteha'nın yanında. |
| Elmalılı Sade. 2 | Sidretü'l- Müntehâ'nın yanında. |
| Ö. N. Bilmen | (14-15) Sidretü'lMüntehâ'nın yanında. Onun yanında ise Cennetü'lMe'vâ bulunmaktadır. |
| S. Ateş | Sidretü'l-Müntehâ(uzak ağaç)ın yanında, |
| A. Bulaç | Sidretü'l-Münteha'nın yanında. |
| Muhammed Esed | en uzak noktadaki sidre ağacının yanında, |
| Y.N. Öztürk | Son sınır ağacı, Sidretül Münteha yanında. |
| S. Yıldırım | (13-14) Onun bir başka inişini Sidretu’l-Müntehanın yanında görmüştü. |
| Tefhimü-l Kuran | Sidretü'l-Münteha'nın yanında. |
| Fizilalil Kuran | En uçtaki ağacın (Sidret- ül Münteha'nın) yanında. |
| A. Gölpınarlı | En son sidrenin yanında. |
| H. S. Yeter | Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında . |
| A. Uğur | Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında. |
| G. Onan | Sidretü'l-Münteha'nın yanında. |
| Ş. Piriş | Sidre-i Münteha’nın yanında |
| Yusuf Ali (EN) | Near the Lote tree beyond which none may pass: |
| M. Pickthall (EN) | By the lote-tree of the utmost boundary, |
(NECM suresi 15. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)
عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى
| Okunuş | İndeha cennetul me'va |
| Diyanet Çevirisi | Me’vâ cenneti onun (Sidre’nin) yanındadır. |
| Diyanet Vakfı | Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. |
| Elmalılı Orijinal | Ki Cennetül'me'vâ onun yanında |
| Elmalılı Sade. 1 | ki, Cennetu'l-Me'va onun yanındadır. |
| Elmalılı Sade. 2 | Ki Cennetü'l- Me'vâ onun yanındadır. |
| Ö. N. Bilmen | (14-15) Sidretü'lMüntehâ'nın yanında. Onun yanında ise Cennetü'lMe'vâ bulunmaktadır. |
| S. Ateş | Ki onun yanında oturulacak bahçe vardır. |
| A. Bulaç | Ki Cennetü'l-Me'va onun yanındadır. |
| Muhammed Esed | vaad edilen bahçenin yakınında, |
| Y.N. Öztürk | O ağacın yanındadır sığınılacak bahçe. |
| S. Yıldırım | Me’va cenneti de onun yanındadır. |
| Tefhimü-l Kuran | Ki Cennetü'l-Me'va onun yanındadır. |
| Fizilalil Kuran | Yanıbaşında me'va cenneti vardı. |
| A. Gölpınarlı | Mev'â cenneti de yanındaydı. |
| H. S. Yeter | Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. |
| A. Uğur | Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. |
| G. Onan | Ki Cennetü'l-Me'va onun yanındadır. |
| Ş. Piriş | Onun yanında da Me’va bahçesi vardır. |
| Yusuf Ali (EN) | Near it is the Garden of Abode. |
| M. Pickthall (EN) | Nigh unto which is the Garden of Abode. |


0 yorum yazılmıştır