Kehf suresi - tefsir
1- Hiçbir çarpık yeri olmayan, bu tutarlı kitab'ı (Kur'an-ı) kulu Muhammed'e indiren Allah'a hamdolsun.
2- Peygamber, insanları, Allah'dan gelecek ağır bir azap konusunda uyarsın ve iyi amel işleyen mü'minlere de kendilerini iyi bir ödülün beklediği müjdesini versin diye bu dosdoğru kitap indirildi.
3- Mü'minler o ödül yerinde (cennette) sürekli kalacaklardır.
4- Bir de "Allah evlat edindi" diyenleri uyarsın diye.
5- Allah'ın evlat edindiği konusunda ne onların ve ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Rastgele ağızlarından çıkan bu söz ne ağır bir iftiradır! Söyledikleri, yalandan başka bir şey değildir.
6- Ey Muhammed, eğer onlar bu yeni mesaja (Kur'ana) inanmazlarsa, arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin.
7- Biz dünyadaki her şeyi yeryüzünün süsü yaptık. Amacımız, insanları sınavdan geçirerek hangilerinin daha iyi işler yapacaklarını görmektir.
8- Günü gelince yeryüzünün bütün gözalıcı yeşilliklerini kesinlikle kupkuru bir toprak düzlüğüne çevireceğiz.
Tutarlı ve kesin ifadeli bir başlangıç... Bu başlangıçta "Peygamber insanları Allah'dan gelecek ağır bir azap konusunda uyarsın" diye çarpık bir yeri bulunmayan, her anlama yorulabilecek, eğri ve ne anlama geldiği belirsiz yuvarlak ifadelere yer vermeyen bu tutarlı kitabı, yani Kur'anı "Kulu Muhammed'e" indirdiği için yüce Allah'a hamd edilmektedir.
Daha ilk ayetten itibaren temel ilkeler açıkça ortaya konuyor. İnanç sisteminde bir karışıklığa, bir kapalılığa meydan verilmiyor. Buna göre kitab'ı indiren yüce Allah'dır. Bu kitab'ı indirdiği için O'na hamdolsun. Peygamberimiz Hz. Muhammed'de -salât ve selâm üzerine olsun- O'nun kuludur. Allah'ın çocuğu ve ortağı yoktur.
Çarpık bir yeri bulunmayan, bu kitap "tutarlı" bir kitaptır. Bu anlam bir keresinde çarpıklığın olmadığını vurgulamak suretiyle bir keresinde de tutarlılığı vurgulamak suretiyle tekrarlanmaktadır. Amaç bu anlamı pekiştirmek ve güçlendirmektir.
Bu kitabın, yani Kur'anın indirilmesi ile güdülen amaç bellidir, açıktır: "Peygamber, insanları Allah'dan gelecek bir azap konusunda uyarsın ve iyi amel işleyen mü'minlere de kendilerini iyi bir ödülün beklediği müjdesini versin diye bu dosdoğru kitap indirildi."
Nitekim uyarının keskin gölgesi bütün ifadeye yansımaktadır. Ayet önce, uyarı amaçlı genel bir ifadeyle başlıyor. "İnsanları Allah'dan gelecek bir azap konusunda uyarsın" sonra tekrar dönüyor ve uyarıyı özelleştiriyor. "Bir de `Allah evlat edindi' diyenleri uyarsın diye."
Bu arada "iyi amel işleyen" mü'minlere de müjde veriliyor. Ama bu müjde, imanın pratik, gözle görülür, realiteye dayanan ve realite tarafından. desteklenen kanıtı ile bağlantılı olarak veriliyor.
Sonra surenin akışı müşriklerin en büyük ve en önemli meselede yani inanç sistemi (akide) meselesinde hüküm vermek ve bir yargıya varmak için tuttukları çarpık ve bozuk yöntemi gözler önüne sermeye başlıyor.
"Allah'ın evlat edindiği konusunda ne onların ve ne atalarının hiçbir bilgisi yoktur."
Böyle bir sözü, hiçbir bilgiye dayanmadan hem de saçmalayarak söylemek ne adi ve ne korkunç bir durumdur.
"Rastgele ağızlarından çıkan bu söz ne ağır bir iftiradır. Söyledikleri yalandan başka bir şey değildir."
Müşriklerin rastgele söyledikleri bu sözün korkunçluğunu vurgulama açısından, ifadedeki kelimelerin dizilişi ile bu kelimelerin telaffuzu esnasında ortaya çıkan müzikal vurgusu bir ahenk oluşturuyorlar. Ayet "(Keburet)- büyük, ağır" kelimesi ile başlıyor. Dinleyici meselenin önemini ve korkunçluğunu algılasın ve atmosfere bu anlamlar egemen olsun diye. Bu amaçla "El-Kelimet'ul Kebire" "Keburet Kelimetun" cümlesindeki zamirini belirginleştirici, ayırıcı bir işlev görüyor. Bununla da dinleyicilerin dikkatlerinin olaya iyice 'yöneltilmesi hedefleniyor, böylece bu sözün onların ağızlarından rastgele ve düşünmeden çıktığını "Ağızlarından çıkan bu söz ne ağır bir iftiradır' şeklinde ifade ediliyor. Ayrıca ayette yeralan "Efvahihim-ağızları" ifadesi kendine özgü müzikal vurgusu ile, onların ağızlarından çıkan bu sözün ağırlığını ve hayasızlığını ön plana çıkarmada katkıda bulunuyor. Çünkü bu kelimeyi telaffuz eden biri kelimenin birinci yarısındaki "Efva" şeklindeki uzatmadan dolayı önce ağzını açar, sonra peşpeşe iki "ha" harfini telaffuz eder. Böylece "Efvahihim" ifadesinin sonundaki "mim" harfi telaffuz edilmeden önce ağız tamamen "ha" sesiyle dolar. Bu yüzden cümlenin dizilişi ile ifadenin müzikal vurgusu, birlikte anlamı tasvir edip bu anlamın yaydığı gölgeyi belirginleştirmektedir. Bunun üzerine olumsuzluk ve istisna edatları kullanılarak pekiştiricilik fonksiyonunu yerine getiren bir değerlendirme yapılıyor. "Söyledikleri yalandan başka bir şey değildir."
Bu cümlede olumsuzluğu ifade etmek için "ma" olumsuzluk edatı yerine "in" edatı kullanılıyor. Çünkü `in' edatı sonundaki zorunlu sükun (hareketsizlik)dan dolayı kesinlik ifade etmektedir.`Ma'edatında ise, sonundaki uzatmadan kaynaklanan bir yumuşaklık vardır... Kuşkusuz "ma" yerine "in" edatının kullanılması müşriklerin tutumlarının iğrençliğinin daha net biçimde vurgulanması ve ağızlarından çıkan bu ağır iftiranın yalan olduğunun pekiştirilmiş bir ifadeyle gözler önüne serilmesi amacına yöneliktir.
DÜNYADAKİ SINAV
Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- soydaşlarının Kur'anı yalanlamalarından, doğruyola girmekten kaçınmalarından, buna karşılık sonunda yapacaklarını bildiği bir yolu izlemelerinden dolayı . üzülmesini hoş karşılamamışa benzer bir hitap yöneltiliyor. Evet, serzenişe benzer bir ifadeyle Peygamberimize şöyle deniyor:
"Ey Muhammed, eğer onlar bu yeni mesaja (Kur'ana) inanmazlarsa, arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin."
Yani, şayet bu Kur'ana inanmayacak olurlarsa belki de duyacağın üzüntüden dolayı kendini öldüreceksin... Oysa onlar senin üzülmene, hayıflanmana değmezler. Bırak onları ne halleri varsa görsünler. Çünkü biz yeryüzünde yarattığımız gözalıcı güzellikleri, süsleri, nimetleri, mal ve evlatları yeryüzünde yaşayanları denemek, onları sınamak için yarattık. Bununla amacımız, dünyada iyi işler yapan ve güzel davranışlar sergileyen böylece dünyadaki nimetleri hakettiği gibi ahiret nimetlerini de hakedenleri ortaya çıkarmaktır:
"Biz dünyadaki her şeyi yeryüzünün süsü yaptık. Amacımız, insanları sınavdan geçirerek hangilerinin daha iyi işler yapacaklarını görmektir."
Aslında yüce Allah, kimlerin iyi işler yapacaklarını biliyor. Ama yüce Allah kulların eylemlerine ve hayatta sergiledikleri tutumlarına göre onlar hakkında hüküm verir. Burada iyi işler yapmayanlara değinilmiyor, onlar hakkında herhangi bir şey söylenmiyor. Çünkü ifadenin içerdiği anlam gayet açıktır.
Yeryüzüne bir çekicilik kazandıran bütün gözalıcı süslerin sonu ise bellidir. Yeryüzü gün gelecek bu süslerden yoksun kalacaktır. Yeryüzündeki her şey bir gün yok olacaktır. Kıyamet gününden önce yeryüzü çıplak, kupkuru ve dazlak bir yüzey halini alacaktır .
"Günü gelince yeryüzünün bütün gözalıcı yeşilliklerini kesinlikle kupkuru bir toprak düzlüğüne çevireceğiz."
İfadede bir kesinlik vardır. İfadenin canlandırdığı sahnede de öyle. Ayetin orijinalinde yeralan "cereza" kelimesi, sözlü vurgusu ile kuraklık, kurumuşluk anlamlarını tasvir ediyor. Aynı şekilde "Saida" kelimesi de dümdüz ve sert bir yüzeyin sahnesini canlandırıyor.
ASHAB-I KEHF HİKÂYESİNE GİRİŞ
Sonra mağaraya sığınan gençlerin hikâyesi geliyor. Bu hikâye, mü'min gönüllerdeki imanın gerçekliğine bir örnek olarak sunuluyor. Mü'min gönüllerin nasıl imanla huzura kavuştukları, imanı ne şekilde dünyanın çekici güzelliklerine, gözalıcı nimetlerine tercih ettikleri, insanlar arasında bu imanın öngördüğü şekilde yaşamâları zorlaşınca, nasıl mağaraya sığındıkları, bunun yanında yüce Allah'ın bu mü'min gönülleri nasıl gözettiği, onları baskı ve işkencelerden nasıl koruduğu, onları rahmetiyle nasıl kuşattığı bu hikâyede somutlaştırılıyor.
Bu hikâyeye ilişkin çeşitli rivayetler vardır. Birçok söylenti, dolaşıp durmaktadır dillerde. Bazı eski kitaplarda ve efsanelerde değişik şekillerde yeralmıştır bu hikâye. Biz, bu hikâyenin Kur'an'da anlatıldığı kısmının sınırında duruyor, onunla yetiniyoruz. Çünkü tek güvenilir kaynak Kur'an'dır. Birçok tefsirde yeralan ve sağlam bir dayanaktan yoksun diğer rivayetleri ve efsaneleri ise bir kenara atıyoruz. Özellikle Kur'an-ı Kerim bu konuda, Kur'an dışındaki bir kaynağa bilgi edinme amacı ile başvurmayı, karanlığa taş atar gibi tartışmaya girmeyi, bilir bilméz konuşmayı yasaklamıştır.
Bu hikâyenin ve Zülkarneyn hikâyesinin Peygamberimize indiriliş nedenine ilişkin olarak, yahudilerin Mekkelileri bu iki hikâye ve Ruh hakkında Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- birtakım sorular sormaya teşvik ettikleri veya Mekkeliler'in Hz. Peygamberi sınamak için yahudilerden kendilerine bazı sorular öğretmelerini istedikleri anlatılır. Bu anlatılanların tümü veya bir kısmı doğru olabilir. Nitekim Zülkarneyn hikâyesinin başında şöyle bir ifade yeralmaktadır:
"Ey Muhammed, sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. Onlara de ki; `Size onun hakkında bazı düşündürücü bilgiler vereceğim!"
Ne var ki, mağaraya sığınan genç arkadaşların hikâyesine ilişkin olarak benzer bir işaret yeralmıyor Kur'an'da. Bu yüzden biz, daha önce de açıkladığımız gibi surenin ana ekseni ile bağlantısı açık olan hikâyeyi ele alarak yolumuza devam ediyoruz.
HİCRET VE RAHMET
Bu hikâyenin sunuluşunda, edebi açıdan izlenen yöntem, önce kısa ve öz bir anlatım, sonra da ayrıntılı biçimde açıklama yöntemidir. Hikâye sahneler halinde sunuluyor. Bu sahneler arasında da boşluklar bırakılıyor. Bu boşluklarda neler olup bittiği ise, hikâyenin akışından anlaşılıyor.
9- Sen "Ashab-ı Kehf " ve "Ashab-ı Rakım " olayının, bizim şaşırtıcı mucizelerimizden biri olduğunu mu sanıyorsun?
10- Hani birkaç genç o mağaraya sığınmışlar ve "Ey Rabb'imiz, bize katından rahmet bağışla ve şu işimizde bize çıkış yolu göster" dediler.
11- Bunun üzerine onları mağarada yıllarca uykuya yatırdık.
12- Sonra iki gruptan hangisinin ne kadar uyuduklarını doğru olarak hesap edebileceğini belirlemek üzere onları uyandırdık.
Bu, hikâyeyi anahatlarıyla anlatan bir özettir. Hikâyenin belli-başlı ve temel çizgileri bu özette çiziliyor. Böylece "Eshab-ı Kehf'in -sayılarını bilmediğimiz birkaç genç olduklarını, bir mağaraya sığındıklarını, aynı zamanda mü'min olduklarını, yine mağarada -kaç yıl sürdüğünü bilmediğimiz- uzun bir uykuya yatırıldıklarını anlıyoruz. Sonra yıllarca süren bu uzun uykudan uyandırıldıklarını kendi durumları hakkında birbirleriyle tartışan iki gruba ayrıldıklarım, daha sonra bu iki gruptan hangisinin ne kadar uyuduklarını doğru olarak hesap edebileceğini belirlemek üzere uykudan uyandırıldıklarını görüyoruz. Aynı şekilde Eshab-ı Kehf hikâyesinin ilginçliğine rağmen, yüce Allah'ın şaşırtıcı mucizelerinden biri olmadığını, çünkü bu evrenin sayfaları arasında öyle olağanüstülükler, evrenin katmanları içinde öyle ilginç olaylar vardır ki, bunların Eshab-ı Kehf ve Rakım hikâyesinden çok daha olağanüstü olduklarını öğreniyoruz. (Kehf: Kayanın içindeki oyuk, mağara demektir. Rakım ise -gene kanıya göre- onların isimlerini içeren yazıttır. Belki de bu, içinde kayıplara karıştıkları mağaranın kapısının üzerine konulan ve isimlerini belirten yazıdır.)
Hikâyenin bu ilgi uyandırıcı özetinden sonra ayetlerin akışı, hikâyeyi ayrıntılı biçimde sunmaya başlıyor. Bu ayrıntılı açıklama, yüce Allah'ın birazdan anlatacaklarının, bu konuda anlatılan rivayetleri sonuca bağlayacağı ve bunun, kesin gerçek olduğunun vurgulanması ile başlıyor.
13- Biz sana onların hikâyelerini doğru olarak anlatıyoruz. Onlar Râbb'lerine inanmış, bir grup gençti; onların hidayet bilincini arttırmıştık.
14- Kalplerini pekiştirmiştik. Hani, kâfirlerin karşısına dikilip şöyle demişlerdi; "Bizim Rabb'imiz, göklerin ve yerin Rabb'idir; O'ndan başkasına yalvarmayız, yoksa saçmalamış oluruz. "
15- "Şu soydaşlarımız, Allah'ı bir yana bırakarak çeşitli ilahlar edindiler, onların gerçekten ilah olduklarına ilişkin kesin delil göstermeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?"
16- İçlerinden biri dedi ki; "Madem ki, soydaşlarınızla ve onların Allah`ı bir yana bırakarak taptıkları ile ilişkinizi kestiniz, öyleyse mağaraya sığınınız, Rabb'iniz engin rahmetinden size bir pay göndersin ve şu işinizde size kurtuluş yolu göstersin.
Bu, hikâyede yeralan sahnelerin ilkidir. "Onlar Rabb'lerine inanmış bir grup gençti" "Onların hidayet bilincini arttırmıştık." İşlerini nasıl planlayacaklarını ilham etmek suretiyle doğruyu bulma yeteneklerini geliştirmiştik. "Kalplerini pekiştirmiştik" kalpleri, hiçbir etki karşısında sarsılmaz, dayanıklı, bildiği gerçeğe güvenen ve seçtiği iman sayesinde onurlu hale gelmişti.
"Kâfirlerin karşısında dikildikleri zaman" birinin karşısına dikilme; azim ve kararlılığı gösteren bir eylemdir. "Bizim Rabb'imiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir, demişlerdi." Çünkü O, bütün evrenin Rabbi'dir. Bu yüzden: "O'ndan başkasına yalvarmayız." O tek bir ilahtır ve ortağı yoktur. "Yoksa saçmalamış oluruz." Doğru ve tutarlı inanç sisteminden ayrılarak gerçeği çiğneyip haddimizi aşmış oluruz.
Sonra bu mü'min gençler soydaşlarının tutumlarına dikkat çekiyor ve bu tutumu ayıplıyorlar. Soydaşlarının bir inanç sistemi belirlerken izledikleri metodu yeriyorlar.
"Şu soydaşlarımız, Allah'ı bir yana bırakarak çeşitli ilahlar edindiler, onların gerçekten ilah olduklarına ilişkin kesin delil göstermeleri gerekmez mi?"
İşte bir inanca bağlanmanın, onu benimsemenin yolu budur. Buna göre insanın dayandığı güçlü bir delili olmalıdır; elinde, ruhları, akılları etkileyecek ve onları ikna edecek bir belge bulunmalıdır. Aksi taktirde ileri sürülen görüş iğrenç bir yalan olur, çünkü bu durumda Allah'a iftira edilmiş olur. "Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?"
Buraya kadar gençlerin tutumları; son derece açık, net ve kesin şekilde ortaya çıkıyor. Tutumlarında bir gevşeklik, bir belirsizlik bir çekimserlik sözkonusu değildir. Gençtirler, bedenleri güçlü ve dinçtir. İmanları da güçlü ve sağlamdır. Aynı şekilde soydaşlarının inanç sistemini de son derece sert bir tavırla reddediyorlar ve yeriyorlar.
Kuşkusuz her iki yol da ortaya çıkmıştır. İki hareket metodu, birbirinden ayrılmıştır. Artık bir noktada buluşmanın, birarada barış içinde ortak bir hayat sürdürmenin imkânı yoktur. Şu halde inancı koruma amacı ile kaçıp bir yerlere sığınma zorunlu hale gelmiştir. Bu gençler, soydaşlarına gönderilmiş peygamberler olmadıkları için, soydaşlarının karşısına doğru bir inanç sistemi ile çıkamıyorlar, onları bu inanç sistemine çağıramıyorlar ve peygamberlerin karşı karşıya kaldıkları türden tepkilerle karşılaşmıyorlar. Bunlar sadece, zalim ve kâfir bir ortamda doğru yolu bulmuş birkaç gençtirler. Bu ortamda, inançlarını duyuracak olurlarsa, bu inanca bağlılıklarını açığa vururlarsa kendilerine hayat hakkı tanınmayacaktır. Ayrıca onlar, soydaşlarının arasına girip onlarla içiçe de yaşayamıyorlar. İnançlarını açığa vuramayacak onların ibadet ettikleri şeylere ibadet edip Allah'a yönelik ibadetlerini de gizleyemiyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, bu gençlerin durumu ortaya çıkmış, bu yüzden dinlerini korumak amacı ile Allah'a sığınmaktan ve mağarayı dünya hayatının gözalıcı süslerine tercih etmekten başka seçenekleri kalmamıştır. Nitekim bu amaçla biraraya gelmiş ve bu şekilde durum değerlendirmesi yapmışlardı:
"İçlerinden biri dedi ki; "Madem ki, soydaşlarınızla ve onların Allah'ı bir yana bırakarak taptıkları ile ilişkinizi kestiniz, öyleyse mağaraya sığınınız, Rabb'iniz engin rahmetinden size bir pay göndersin ve şu işinizde size kurtuluş yolu göstersin."
Burada mü'min kalplerde baş gösteren ilginç bir durum ortaya çıkıyor; toplumları ile ilişkilerini kesen, evlerini terkeden, ailelerinden ayrılan, yeryüzünün çekici süslerinden ve dünya hayatının gözalıcı nimetlerinden uzaklaşan ve dar, sert zeminli ve karanlık mağaraya sığınan bu gençler Allah'ın engin rahmetini soluyorlar,. Bu, bir gölge gibi kuşatıcı, geniş ve engin rahmeti hissetmektir: "Rabb'iniz engin rahmetinden size bir pay göndersin" ayetin orijinalinde geçen (Yenşuru) kelimesi, etrafa sonsuz bir genişlik, ferahlık ve huzur havası yayıyor. Bir de bakıyoruz ki, o daracık, sert zeminli, kapkaranlık mağara; engin rahmetin yayıldığı, etrafa saçıldığı, onları şefkatle, yumuşaklıkla ve huzurla saran kuşatıcı bir gölge gibi yayılan, geniş ve huzur veren bir boşluğa dönüşmüş. Kuşkusuz insanları sıkan dar sınırlar ortadan kaldırılır, ışık geçirmez yaman duvarlar saydamlaşır, incelir; ürkütücü yalnızlık şeffaflaşır. Her tarafı bir rahmet, bir şefkat, bir huzur ve bir yakınlık havası kaplar.
İşte bu, imandır...
Dış görünüşün ne değeri var? İnsanların dünya hayatında, üzerinde uzlaşma sağladıkları, önem verdikleri değer yargılarının, rejimlerin ve kavramların ne değeri vardır? İmanla dolup taşan, Rahman'la yakınlık kuran, mü'min kalplerin yaşadığı bir başka alem vardır. Bu alemi, rahmet, şefkat, huzur ve hoşnutluk kaplamıştır.
Bu gençlerin, Allah tarafından tatlı bir uykuya yatırıldıkları mağaradaki durumlarını sergileyen diğer bir sahne sunulmak üzere bu sahnenin perdeleri indiriliyor.
ASHAB-I KEHF MUCİZESİ
17- Eğer orada olsaydın görecektin ki, doğan güneşin ışınları mağaralarının sağına sapıyor, batan güneşin ışınları ise sol tarafa kayıyordu. Böylece mağara tabanının geniş bir alanına dağılmış olarak uyudukları halde güneşten rahatsız olmuyorlardı. Bu olay, Allah'ın mucizelerinden biridir. Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın.
18- Onları görseydin, uyanık sanırdın; oysa uyuyorlardı. Biz onları gâh sağ yanlarına, gâh sol yanlarına çeviriyorduk. Köpekleri de ön ayaklarını mağaranın eşiğine dayamıştı. Eğer karşılarına çıksan hemen geri dönüp kaçardın, içine saldıkları korkudan ödün patlardı.
Tasvirli, son derece ilginç ve hayret verici bir sahnedir bu. Bu sahnede kelimeler aracılığı ile gençlerin mağaradaki durumları aktarılıyor. Oradaki görüntüleri yansıtan hareketli bir film şeridi gibi. Mağaranın üzerine güneş doğuyor ama, güneşin ışınları mağaranın içine sızmadan sanki bilinçli olarak yana sapıyor. Ayetin orijinalinde geçen "sapıyor" ifadesi hem içerdiği anlamı tasvir ediyor, hem de eylemde bir iradenin sözkonusu olduğunu yansıtıyor. Güneş batarken de ışınları onların sol taraflarına kayıyor. Onlarsa, mağaranın geniş tabanına dağılmış durumdalar.
Bu hayret verici sahnenin izleyiciye aktarımı tamamlanmadan önce, onların bu durumları üzerine bir yorum yapılıyor. Bu da, uygun bir zamanda, hikâyelerin akışı içinde kalpleri istenen noktaya yöneltmek amacı ile yeralan Kur'ana özgü yorumlardan biridir.
"Bu olay Allah'ın mucizelerinden biridir."
Onların mağaranın içinde bu durumda olmaları; güneş ışınlarından etkilenmemeleri, güneş ışınlarının sadece yakınlarından geçmesi, ayrıca onların bulundukları yerde ölmeden, ama hareket de etmeden öylece kalmaları Allah'ın mucizelerinden biridir.
"Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın."
Doğru yolu bulmanın ve doğru yoldan sapmanın bir yasası vardır. Buna göre kim Allah'ın ayetlerini yol gösterici edinirse yüce Allah, koyduğu yasa uyarınca onu doğru yola iletir. Bu durumda o kişi, gerçek anlamda hidayete ermiş, doğru yolu bulmuş kimsedir. Kim de doğru yola iletici sebeplere sarılmazsa sapıtır. Bu sapıklığı kuşkusuz ilahi yasa uyarınca gerçekleşir. Şu halde O'nu saptıran yüce Allah'tır. Bundan sonra onu doğru yola iletecek bir önder bulmak imkânsızdır.
Bu yorumdan sonra surenin akışı bu hayret verici sahneyi tamamlamak üzere devam ediyor. Burada onlar, yıllarca süren uzun uykularında bir yandan öbür yana çevriliyorlar. Gören birisi bu durumda onları uyanık sanırdı, oysa uyuyorlardı. Köpekleri de-köpeklerin her zaman yaptığı gibi- mağaranın kapısının eşiğine yakın, ön ayaklarını uzatmış, adeta onlara bekçilik yapıyor. Onlar bu görünümleriyle karşılarına çıkacak birinin içine korku salarlar. Çünkü onları uyanıkmış gibi uyurken, gâh sağ yanlarına gâh sol yanlarına çevrilip dururlarken uyanmadıklarını görecektir. Hiç kuşkusuz bu, önceden belirlenen süre dolmadan hiç kimse onları rahatsız etmesin diye yüce Allah'ın belirlediği bir plandır.
Ve birdenbire içlerinde hayat kıpırdanmaya başlıyor. Öyleyse neler olup bittiğini seyredelim, dinleyelim:
19-Sonra da günün birinde onları uyandırdık. Uyanınca birbirlerine soru sormaya başladılar. İçlerinden biri arkadaşlarına "Burada ne kadar kaldınız?" dedi. Arkadaşları "Birgün ya da daha az bir süre kaldık " dediler. Arkasından dediler ki; "Ne zamandan beri burada olduğumuzu Allah hepinizden iyi bilir. Şimdi şu gümüş para ile birinizi şehre gönderin de en temiz yiyeceği kimin sattığına baksın, birazını size getirsin. Fakat dikkatli olsun da kesinlikle burada olduğunuzu hissettirmesin. "
20- Çünkü eğer hemşehrileriniz sizi ele geçirirlerse ya taşa tutarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler ki, o taktirde bir daha iflah olmazsınız. "
Surenin akışı, hikâyeyi sunarken olayları beklenmedik bir anda sunma özelliğini koruyor. Bu sahne de sunulurken gençler uyanıyorlar, ama uykuya daldıklarından bu yana mağarada ne kadar kaldıklarını bilmiyorlar. Uyandıktan sonra gözlerini ovarlarken içlerinden biri diğerlerine dönüyor ve uzun bir uykudan sonra uyanan biri gibi "Burada ne kadar kaldınız?" diye soruyor. Bu soruyu sorarken uzun bir uykunun etkisini hissettiği kesindir. "Arkadaşları `Bir gün ya da daha az bir süre kaldık' dediler."
Ardından perde arkasını araştırma imkânına sahip olmadıkları bu meseleyle uğraşmaktan vazgeçip hakkında bilgi sahibi olmadıkları bir şeyle karşılaşan ve şu anda fiilen karşı karşıya kaldıkları pratik bir sorunu çözümlemeye karar veriyorlar. Evet, acıkmışlar ve yanlarında da şehirden çıkarken üzerlerine aldıkları gümüş paralar var: "Ne zamandan beri burada olduğumuzu Allah hepimizden iyi bilir. Şimdi bu gümüş para ile birinizi şehre gönderin de en temiz yiyeceği kimin sattığına baksın, birazını size getirsin." Yani şehirde satılan en temiz yiyecekleri seçip birazını size getirsin.
Durumlarının açığa çıkmasından, gizlendikleri yerin bilinmesinden, dolayısıyla şehirdeki yöneticilerin adamları, kendilerini yakalayıp müşrik bir şehirde tek bir ilaha kulluk sunmak suretiyle toplumun dinini terk etmelerinden dolayı taşa tutarak öldürmelerinden korkuyorlardı. Bir de işkence yapmak suretiyle inançlarından dönmeye zorlamalarından çekiniyorlardı. Asıl korkuları buydu. Bu yüzden şehre gönderdikleri elçiye uyanık olmasını, kendisini ele vermemesini tavsiye ediyorlar.
"Fakat dikkatli olsun da kesinlikle burada olduğunuzu hissettirmesin." Çünkü eğer hemşehrileriniz sizi ele geçirirlerse ya taşa tutarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler ki, o takdirde bir daha iflah olmazsınız."
Çünkü imandan vazgeçip şirkle geri dönen birisi asla iflah olmaz. En büyük zarar budur.
Bu şekilde biz, yılların geçtiğinden, zaman çarkının döndüğünden, kuşakların ardarda geçip gittiğinden, bildikleri şehrin özelliklerinin değiştiğinden, benimsedikleri inanç hesabına korktukları yöneticilerin tarihe gömüldüklerini görüyoruz. Yine biz, zalim kralın baskısından kaçıp dinleri uğruna mağaraya sığınan genç arkadaşlarının hikâyesinin kuşaktan kuşağa aktarıldığından, bu gençler hakkında, inançları hakkında, ortadan kaybolmalarından itibaren geçen dönem hakkında birbiriyle çelişen. çeşitli söylentilerin dilden dile dolaştığından habersiz bu gençlerin, korkarak gelecek tehlikelerden sakınarak aralarında konuştuklarını seyrediyoruz.
Burada yeni bir sahneye açılmak üzere bu sahnenin perdeleri indiriliyor. İki sahne arasında Kur'anın akışından neler olup bittiği anlaşılan bir boşluk bırakılıyor.
Ayetlerin akışından o gün şehir halkının mü'min olduklarını anlıyoruz. Çünkü şehir halkı, gençlerden birinin yiyecek almak amacıyla şehre inmesinden ve halkın onun eski zamanlarda dinleri uğruna kaçıp saklanan gençlerden biri olduğunun farkına varmasından sonra bu mü'min gençlere büyük saygı gösterisinde bulunuyorlar.
Şehre yiyecek getirmesi için gönderdikleri arkadaşları gelip şehri terk etmelerinin üzerinden çok uzun bir zaman geçtiğini, çevrelerindeki dünyanın artık değiştiğini, daha önce karşı çıktıkları, aynı şekilde görmeye alışık oldukları şeylerden eser kalmadığını, kendilerinin asırlar önce yaşamış bir kuşağa mensup olduklarını, insanların nazarında ve duygularında şaşkınlık uyandıran garip insanlar olduklarını, kendilerine normal insanlar gibi davranmalarının mümkün olmadığını, kendilerinin mensup oldukları kuşağa bağlayan tüm yakınlıkların, ilişkilerin, duyguların, gelenek ve alışkanlıkların mevcut olmadıklarını,. kopmuş olduklarını, kendilerinin canlı birer hatıraya benzediğini, anlattığı zaman bu gençlerin içine düştüğü dehşeti yaşadıkları büyük şaşkınlığı düşünmek de bize kalıyor. Nitekim yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı, içine düştükleri dayanılmaz dehşétten dolayı yüce Allah onlara merhamet ediyor, canlarını alıp onları kurtarıyor.
Biz bütün bunları düşünürken Kur'anın akışı diğer bir sahneyi, onların can vermelerinin sahnesini sunuyor. Bu sırada insanlar mağaranın dışında, hangi dine bağlıydılar? Onları nasıl sonsuza dek koruyacaklar? Hatıralarını gelecek kuşaklara nasıl aktaracaklar? diye birbirleriyle çekişiyorlar. Ayetlerin akışı doğrudan doğruya bu şaşırtıcı olaydan çıkarılması gereken ibret derslerine işaret ediyor.
21- "Böylece hemşehrilerinin onları bulmalarını sağladık. Amacımız, Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu, kıyamet gününün mutlaka geleceğini, bunda hiçbir kuşku olmadığını öğrenmeleridir. Hemşehrileri o sırada bu gençlerin durumunu tartışmaya koyuldular. Bir bölümü `Uyudukları mağaranın önüne bir anıt dikin, Rabb'leri onları hepimizden iyi bilir' dedi. Fakat inançlarının içyüzünü iyi bilenler ise `Mağaralarının önünde mutlaka bir mescid yapacağız' dediler.
Bu gençlerin akıbetinden çıkarılacak ders pratik, gözle görülür ve somut bir örnek olarak ölümden sonra dirilişe delil oluşturmasıdır, ölümden sonra diriliş meselesini, insanın kavrayışına anlaşılır biçimde yaklaştırmasıdır. Böylece insanlar, yüce Allah'ın insanların öldükten sonra dirileceklerine ilişkin sözünün gerçek olduğunu, kıyametin kesinlikle kopacağını, bunda hiçbir kuşkuya yer olmadığını öğrenmişlerdir. İşte yüce Allah, bu şekilde o gençleri uykularından uyandırmış ve hemşehrilerinin onları bulmalarını sağlamıştır.
Hemşehrilerinin bir bölümü "Uyudukları mağaranın önüne bir anıt dikin" hangi inanca bağlı olduklarını belirtmeden "Rabb'leri onları" ve benimsedikleri inancı "hepimizden iyi bilir" dediler. İnançlarının içyüzünü iyi bilen o zamanki yöneticilerse, "Mağaralarının önünde mutlaka bir mescid yapacağız, dediler." Burada mescidden maksat, mabettir. Bu ise, peygamberin ve azizlerin kabirlerinin yanında mabedler inşa eden yahudi ve hristiyanların yöntemidir. Günümüzde de kimi müslümanlar, Peygamberimizin yol göstericiliğine, uyarısına karşı çıkarak, bu konuda yahudi ve hristiyanları taklit etmektedirler. Oysa Peygamberimiz şöyle buyurmuştu "Allah yahudi ve hristiyanlara lanet etsin, peygamberlerinin ve örnek din büyüklerinin kabirlerini mescid yaptılar." (İbn-i Kesir, bu hadisi tefsirinde nakleder) Bu sahnenin de perdeleri indiriliyor. Sonra Eshab-ı Kehf hakkında, bu insanların kaç kişi oldukları hakkında yapılan tartışmaları, dilden dile aktarılan rivayetleri, haberleri, kimisinde sayıları fazla gösterilen kimisinde de eksik gösterilen söylentileri, kuşaktan kuşağa aktarılan olaya eklenen hayal ürünü açıklamaları dinleyelim diye tekrar açılıyor perde. Bu eklemeler o kadar fazladır ki, mesele olduğundan fazla abartılmış ve çarpıtılmıştır. Asırlar geçtikçe bir tek haber ya da bir tek olay etrafında birbiriyle çelişen yığınla söylentiler yayılmıştır.
22- Ey Muhammed, kimileri "Onlar üç kişi idi, dördüncüleri köpekleridir", kimileri "beş kişi idiler, altıncıları köpekleridir" diyeceklerdir. Bu sözler karanlığa taş atmaktır. Kimileri de ` yedi kişi idiler, sekizincileri köpekleridir" diyeceklerdir. De ki; "Onların sayısını hepimizden iyi Rabb'im bilir. " Onlar hakkında derine dalan bir tartışmaya girme ve bu olay konusunda hiç kimseye bir şey sorma.
Bu gençlerin sayıları hakkında tartışmaya girmenin hiçbir yararı yoktur. Sayılarının üç, beş, yedi ya da daha fazla olması farketmez. Onların durumu Allah'ı ilgilendirir ve onlara ilişkin kesin bilginin kaynağı Allah'tır. Bir de olayın meydana gelişini görenler veya olaya ilişkin doğru bir rivayeti okuyanlar doğrusunu bilirler. Şu halde sayılarını tartışmanın gereği yoktur. Sayıları az da olsa çok da olsa onların durumu ile amaçlanan sonuç, çıkarılması istenen ibret dersi gerçekleşmiştir. Bunun için Kur'an-ı Kerim Peygamber Efendimize -salât ve selâm üzerine olsun- insanın akli enerjisinin kendisine yarar sağlamaya,n konularda harcanmasını önlemeye ve müslümanları kesin bir bilgiye sahip olmadıkları konulara dalmaktan alıkoymaya ilişkin İslâm düşünce yöntemi uyarınca bu konuda tartışmaya girmemesi ve onlar hakkındaki tartışmaya taraf olan herhangi birisinden bu konuda bir şey sormaması yönünde bir direktif veriyor. Üzerinden uzun bir zaman geçen bu olay Allah'ın bilgisini ilgilendiren bir gaybtır. Şu halde ona ait bilgiyi Allah'a bırakmak gerekir.
Geçmişte kalmış gaybı tartışmaya ilişkin bu yasaklama yer almışken, gelecek zamanın kapsamında olan gayb ve o esnada meydana gelecek olaylar hakkında şimdiden bir hüküm vermemeye ilişkin bir yasak yeralıyor. Çünkü insan, bir şekilde gözleriyle görmediği sürece, gelecekte nelerin olacağını bilemez.
Sonraki>>


0 yorum yazılmıştır