Mü'minûn suresi tefsir
HZ. NUH VE SOYDAŞLARI
23- Biz Nuh'u soydaşlarına peygamber olarak gönderdik. O dedi ki; "Ey soydaşlarım, Allah'a kulluk ediniz, O'ndan başka bir ilahınız yoktur. Allah'dan korkmaz mısınız?"
24- Soydaşlarının önde gelen kâfirleri dediler ki; "Bu adam tıpkı si;,in gibi bir insandır. üzerinizde üstünlük kurmak istiyor. Eğer Allah dileseydi, bize bir melek gönderirdi. Onun söylediklerini eski atalarımızdan hiç duymamıştık. "
25- "Bu adam bir deliden başka bir şey değildir. Bir süre için onu gözetim altında tutunuz. "
"Ey soydaşlarım, Allah'a kulluk ediniz, O'ndan başka bir ilahınız yoktur." Değişmeyen gerçek söz. Varlık bütünü buna dayanır. Varlıklar aleminde yeralan her şey buna tanıklık etmektedir. "Allah'dan korkmaz mısınız?" Diğer tüm gerçeklerin dayandığı bu ilk ve temel gerçeği inkâr etmenin akıbetinden korkmaz mısınız? Apaçık gerçeği inkâr etmekle ne büyük bir cinayet işlediğinizin, bu cinayetin ardından ne kadar acıklı bir azabı hakettiğinizin farkında değil misiniz?
Ne var ki, kavminin ileri gelenleri bu sözü tartışma konusu yapmıyorlar, bu sözün kanıtlarını inceleniyorlar, kendi kişilikleri ve kendilerini davet edenin kişiliği ile ilgili dar bakış açısından kurtulamıyorlar, kişilerden ve benliklerden soyutlanmış bu büyük gerçeği gözlemleyebilecekleri engin ufuklara yükselemiyorlar... Varlık bütününün dayandığı varlıklar aleminde yeralan her şeyin tanıklık ettiği bu büyük gerçeği bir yana bırakıyor. Hz. Nuh'un kişiliğini gündeme getiriyorlar.
"Soydaşlarının önde gelen kâfirleri dediler ki; `Bu adam tıpkı sizin gibi bir insandır, üzerinizde üstünlük kurmak istiyor. Eğer Allah dileseydi, bize bir melek gönderirdi. Onun söylediklerini eski atalarımızdan hiç duymamıştık."'
Kavmi işte bu daracık, bu küçücük açıdan bakıyor bu büyük davaya. Şu halde bu davanın tabiatını kavrayamazlar, bu davanın gerçekliğini göremezler. Küçük ve basit kişilikleri bu davanın özünü perdeliyor, davanın unsurlarını görmelerini önlüyor. Onunla kalpleri arasında engel oluşturuyor. Onların gözünde sorun, kendilerinden hiçbir ayrıcalığı bulunmayan, kendilerine üstünlük sağlamak isteyen, konumlarından üstün bir konum elde etmek isteyen, aralarından çıkmış bir adamın sorunudur.
Kendilerince Nuh'un ulaşmaya çalıştığını sandıkları, bu yüzden peygamberlik iddiasına başvurduğunu düşündüklerini, bu yere gelmesini önlemek üzere gösterdikleri bu basit tepki yüzünden, sadece Hz. Nuh'un üstünlüğünü inkâr etmekle kalmıyorlar, kendilerinin de mensubu bulundukları insanlığın üstünlüğünü reddediyorlar. Yüce Allah'ın bu türe verdiği onuru tepiyorlar, şayet yüce Allah mutlaka bir peygamber gönderecekse, onu insanlardan seçmesini çok görüyorlar:
"Eğer Allah dileseydi, bize bir melek gönderirdi."
Bunun nedeni, insanı yüceler alemine bağlayan, insanlar arasından seçilmiş kimselerin bu yüce mesajı algılamalarını, ona güç yetirmelerini, onu diğer kardeşlerine aktarmalarını, onları bu mesajın aydınlık kaynağına ulaştırmalarını sağlayan o yüce soluğu ruhlarında bulmamalarıdır.
Bu yüzden meseleyi alışılmış geçmişe havale ediyorlar,düşünüp inceleyen akla değil.
"Onun söylediklerini eski atalarımızdan hiç duymamıştık."
Geleneğin fikir hareketine, kalp özgürlüğüne baskın çıktığı her durumda bu tür örneklere sürekli rastlanır. Böyle durumlarda insanlar, realitenin ışığında doğru bir sonuca ulaşmak için karşılarındaki önermeleri düşünüp incelemektense, geçmişin tozlu raflarında dayanabilecekleri, geçmişte yaşanan bir örnek, bir belge araştırırlar. Eğer bu ilk örneği bu belgeyi bulmazlarsa, bu önermeyi ve sonuçlarını kabul etmezler.
Bu inatçı ve uyuşuk toplumlara göre, bir kere olan bir şey, ikinci bir sefer de olabilir. Ama eğer daha önce olmamışsa, o şeyin şu anda olması imkânsızdır. Böylece hayat donuklaşır, hareketsiz hale gelir. "Eski atalarımız" dedikleri belli bir kuşağın çizgisine çakılıp kalır.
Keşke bunlar taşlaşmış, donuklaşmış olduklarını bilselerdi! Tersine onlar, özgürlük ve serbestlik hareketinin davetçilerini delilikle suçluyorlar. Oysa bu davetçiler, onları incelemeye, düşünmeye çağırıyorlar. Kalpleri ile varlık bütününde dile gelen iman kanıtları arasındaki engelleri kaldırmaya davet ediyorlar. Ama onlar bu çağrıya, inatlaşma ile suçlama ile karşılık veriyorlar:
"Bu adam bir deliden başka bir şey değildir. Bir süre için onu gözetim altında tutunuz."
Yani ölüp gidene kadar bekleyin. O zaman ondan ve davasından, yeni sözlerle kafanızı çelmesinden kurtulursunuz.
Bu durumda Hz. Nuh -selâm üzerine olsun- bu donmuş ve taşlaşmış kalplere gidecek bir yol bulamaz. Alaya almalarından, işkencelerinden kaçıp sığınacağı bir yerde kalmamıştır. Ancak bir ve ortaksız Rabb'ine yönelir. Karşılaştığı yalanlamayı ona şikayet eder. Bu yalanlamadan dolayı ondan yardım ister.
26- Nuh "Ya Rabb'i, onların bu yalanlamaları karşısında bana yardım et" dedi.
Canlılar bu şekilde donuklaşınca, hayat ileriye doğru belirlenen olgunluk yolunda ilerleyemez, yola dikilen engellerden dolayı hareket edemez hale gelince... Böyle bir durumda ya bu taşlaşmışlık parçalanacak ya da hayat olduğu gibi kalacaktır. Nuh kavminin başına birincisi geldi. Çünkü onlar henüz insanlık hayatının şafağı sayılan bir zaman diliminde ve henüz yolun başındaydılar. Bu yüzden yüce Allah onların yok edilmesini, insanlığın yolunun açılmasını dilemiştir.
27- O'na vahiy yolu ile bildirdik ki; "Bizim gözlerimiz önünde ve vahyimiz uyarınca bir gemi yap. Emrimiz gelip de tandır kaynamaya (her yandan sular fışkırmaya) başlayınca her canlı türünün birer çifti ile boğulacağına ilişkin hükmümüzün kesinleştiği kimse dışında kalan aile bireylerini gemiye bindir. Zalimler konusunda bana başvurma; çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır. "
Yüce Allah'ın yasası, insanlık hayatı kendisi için belirlenen yolda devam etsin diye yolun taşlaşmış engellerden temizlenmesini öngörmüştür. Hz. Nuh selâm üzerine olsun- döneminde insanlık kokuştuğu için, zayıf gövdeli, henüz yeni yetişmiş bir ağaç gibi bir hastalığa yakalanmış olduğu için, gelişip büyüyemediği için, kuruyup solmaya yüz tuttuğu için, üstelik bu durumdan kurtulamadığı için bu hastalığa bir ilaç gerekliydi. O da her şeyi silip süpüren, her şeyi önüne katıp götüren, toprağı yıkayıp temizleyen Tufandır. Sağlıklı hayat tohumunun yeniden yeşermesi, tertemiz gelişmesi, belirlenen süreye kadar boy salıp büyümesi için bu gerekliydi.
"Ona vahiy yolu ile bildirdik ki; "Bizim gözlerimiz önünde ve vahyimiz uyarınca bir gemi yap." Tufandan kurtulmak, yeniden yeşermesi için sağlıklı hayat tohumunu korumak için bir araçtır gemi. Yüce Allah Hz. Nuh'un gemiyi bizzat kendi elleriyle yapmasını dilemiştir. Çünkü insanın sebeplere ve araçlara sarılması, gücünü son noktasına kadar harcaması zorunludur. Ancak bu şekilde Rabb'inin desteğini kazanabilir. Çünkü Allah, yan gelip yatan, rahatını bozmayan, sadece bekleyen ve beklemekten başka bir şey yapmayıp tembel tembel oturanlara destek vermez, onlara yardım etmez. Sonra yüce Allah Hz. Nuh'un -selâm üzerine olsun- insanlığın ikinci babası olmasını dilemişti. Bu yüzden emrini yerine getirmesi için kendi gözetiminde ve gemi inşasına ilişkin öğrettikleri doğrultusunda Hz. Nuh'u sebeplere sarılmaya yöneltmiş, yüce iradesi bu yolla gerçekleşmişti.
Yüce Allah, hastalıklı yeryüzünü temizlemek amacı ile başlatılacak kapsamlı operasyon için bir de işaret belirlemişti onun için. "Emrimiz gelip de tandır kaynamaya (her yandan sular fışkırmaya) başlayınca." (Ayette geçen `Tennur" ocak, tandır, fırın anlamına gelir.) Su fışkırıncaya başlayınca, bu Nuh'un harekete geçmesi için bir işaret olacak ve derhal hayatın tohumlarını gemiye yükleyecektir. "Her canlı türünün birer çiftini gemiye al." Hayvan türlerinden, kuş ve bitkilerden, Nuh döneminde bilinen ve insanoğlunun yararına sunulan her türden... "Boğulacağına ilişkin hükmümüzün kesinleştiği kimse dışında kalan aile bireylerini gemiye bindir." Onlar kâfirlerdir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan kimselerdir. Bu yüzden yüce Allah'ın daha önce verilmiş sözünün yürürlüğe konmuş yasasının aleyhlerinde işlemesini haketmişlerdir. Bu yasa Allah'ın ayetlerini yalanlayanların yok edilmesini öngörür.
Hz. Nuh'a yönelik son emir de aleyhlerinde hüküm verilmiş kimseler hakkında -en yakın akrabaları dahi olsa- tartışmaya girmemesi, kurtarmaya çalışmamasıdır.
"Zalimler konusunda bana başvurma; çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır."
Bir dostun ya da yakının hatırı için Allah'ın yasası hiç kimseye tolerans tanımaz, tek ve doğru yolundan sapmaz.
Burada, bundan sonra Nuh kavminin başına ne geldiği ayrıntılı olarak anlatılmıyor. Kuşkusuz sorun çözümlenmiştir. "Onlar kesinlikle boğulacaklardır" kararı gerçekleşmiştir. Ama surenin akışı Hz. Nuh'a -selâm üzerine olsun- nimetlerïne karşılık Rabb'ine nasıl şükredeceğini, lütuf ve bağışına karşılık nasıl hamdedeceğini, yolunu göstermesini nasıl isteyeceğini öğreterek yoluna devam ediyor.
28- Ey Nuh, sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinizde "Bizi zalim soydaşlarımızdan kurtaran Allah'a hamdolsun" dedi.
29- Yine de ki; "Ya Rabb'i, beni bereketli bir yere indir. Sen kullarını en iyi yerlere konduransın. "
Hz. Nuh'tan Allah'a böyle hamdetmesi, ona bu şekilde yönelmesi, onu sıfatları ile bu şekilde nitelendirmesi, kullara yönelik mucizelerini böyle dile getirmesi isteniyordu. Kullar, en başta da başkalarına örnek olması gereken peygamberler böyle eğitilir.
Sonra kıssanın bütünü ve ilahi güç ve hikmetin kanıtı adına içerdiği genel çizgileri üzerine şu değerlendirme yapılıyor.
30- Bu olayda alınacak birçok dersler vardır. Biz Nuh'u ve soydaşlarını bu yolla sınavdan geçirmiş olduk.
İmtihanın çeşitli şekilleri ve amaçları vardır. Sabır için imtihan edilir, şükür için imtihan edilir, sevap için imtihan edilir, yönlendirme, eğitme, arındırma ve sağlamlaştırma için imtihan edilir. Nuh kıssasında da hem kendisinin, hem kavminin hem de soyundan gelenlerin geçtiği çeşitli imtihan şekilleri yeralmaktadır.
DEĞİŞMEZ TARİHİ GERÇEKLER
Surenin akışı tarih boyunca tek ve değişmez bir mahiyet arzeden peygàmbèrlik olgusu ile sürekli yinelenen yalanlama reaksiyonunun yeraldığı sahnelerden bir diğerini sunmakla devam ediyor.
31- Onların ardından başka bir kuşak ortaya çıkardık.
32- Onlara da "Allah'a kulluk ediniz, O'ndan başka bir ilahınız yoktur, Allah'dan korkmaz mısınız"diyen kendilerinden bir peygamber gönderdik.
33- Soydaşları arasındaki ahiret buluşmasını yalanlayan ve kendilerine bol nimet verdiğimiz için baştan çıkan öncü kâfirler dediler ki; "Bu adam tıpkı sizin gibi bir insandır, sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor. "
34- Eğer kendiniz gibi bir insana itaat edecek olursanız, o halde aldanmış cahiller olursunuz.
35- "O sizi, ölüp toprak ve kemik olduktan sonra yeniden diriltileceksiniz diye mi korkutuyor?"
36- "Heyhat, heyhat! Gerçekten ne kadar uzak bir korkutmadır bu!"
37- "Hayat, bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir. Kimimiz ölürüz, kimimiz yaşarız. Yeniden diriltileceğimiz sözkonusu değildir!"
38- "Bu adam, kesinlikle Allah'a iftira eden, Allah adına yalan söyleyen biridir. Ona inanmamız sözkonusu değildir. "
39- O peygamber "Ya Rabb'i, bunların yalanlamaları karşısında bana yardım et. "
40- Allah "Onlar yakında pişman olacaklardır" dedi.
41- Derken ansızın hakettikleri müthiş bir gürültüye tutuluverdiler de kendilerini sel süprüntüsüne dönüştürdük. Kahrolsun zalimler güruhu!
Bu surede sunulan peygamber kıssaları, hikâye anlatmak, olayları ayrıntılı biçimde aktarmak amacı ile yer almıyorlar. Bütün peygamberlerin getirdikleri tek sözü, ayrıca topluca gördükleri aynı tepkiyi vurgulamak amacı ile yeralıyor bu kıssalar. Bu yüzden önce Hz. Nuh'dan başlanıyor, amaç başlangıç noktasını belirlemektir. Hz. Musa ve Hz. İsa -selâm üzerlerine olsun- ile de son buluyor. Bununla da son peygamberden önceki bitiş noktası vurgulanıyor. Başlangıçla bitiş noktası arasındaki halkaların benzerliğinin vurgulanması amacı ile bu uzun silsilenin ortasında yeralan peygamberlerin ismi geçmiyor. Her halkada o biricik söz ve değişmeyen tepkiden söz ediliyor sadece. Çünkü kıssaların sunulması ile güdülen amaç budur.
"Onların ardından başka bir kuşak ortaya çıkardık." Bunların kim oldukları belirtilmiyor. Genel kanıya göre bunlar Ad ve Hud kavimleridir.
"Onlara da "Allah'a kulluk ediniz, O'ndan başka bir ilahınız yoktur, Allah'dan korkmaz mısınız" diyen kendilerinden bir peygamber gönderdik." Daha önce Hz. Nuh'un söylediği sözlerin aynısını söylüyor bu peygamber. Kuşakların konuştukları dillerin farklı olmasına rağmen bu konuşma aynı kelimelerle aktarılıyor.
Peki bu sözlere nasıl bir cevap vermişlerdi? Aşağı yukarı aynı cevap.
"Soydaşları arasındaki Ahiret buluşmasını yalanlayan ve kendilerine bol nimet verdiğimiz için baştan çıkan öncü kâfirler dediler ki; "Bu adam tıpkı sizin gibi bir insandır, sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor."
"Eğer kendiniz gibi bir insana itaat edecek olursanız, kesinlikle hüsrana uğrarsınız."
Her zaman tekrarlanan bu itiraz peygamberin insan oluşuna yönelik bir itirazdır. Bu itirazın kaynağı, büyüklük taslayan şımarıkların kalpleri ile insanı yüce yaratıcıya bağlayan yüce soluğun birbirinden kopuk olmasıdır.
Bolluk içinde yüzüp şımarmak fıtratı dejenere eder, duyguları taşlaştırır, mesajları algılayacak insanın içindeki açık noktaları kapatır. Kalpler algılayan, etkilenen ve tepki gösteren bu keskin duyarlılığı yitirirler. Bu yüzden İslâm, lüks ve konfor içinde şımarıkça bir hayat sürdürmeye savaş açar. Toplumsal hayatını, müslümanlar arasında lüks içinde yüzen şımarıklara varlık hakkı tanımayan bir temele dayandırır. Çünkü onlar kokuşmuş bataklık gibidirler. Çevrelerini bulaştırırlar. Çok geçmeden haşereler türer, solucanlar yüzer içinde.
Ayrıca burada bu rahatlık düşkünü şımarıklar, ölüp çürüdükten sonra tekrar dirilmeyi de inkâr ediyorlar. Kendilerine tuhaf sayılan bu olayı haber veren peygambere de şaşırıyorlar.
"O sizi, ölüp toprak ve kemik olduktan sonra yeniden diriltileceksiniz diye mi korkutuyor?"
"Heyhat, heyhat! Gerçekten ne kadar uzak bir korkutmadır bu!"
"Hayat, bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir. Kimimiz ölürüz. Kimimiz yaşarız. Yeniden diriltileceğimiz sözkonusu değildir."
Bu gibi insanlar hayatın büyük hikmetini kavrayamazlar, uzaktaki hedefine ulaşsın diye hayatın evrelerini yönlendiren planın inceliklerini göremezler. Halbuki bu hedef bu dünya hayatında tam anlamıyla gerçekleşmez. İyilik dünya hayatında gerçek karşılığını asla göremez, kötülük de öyle. Her ikisi de gerçek karşılıklarını öbür dünyada görürler. Orada salih mü'minler ideal hayatın zirvesine ulaşırlar. Orada bir korku, bir meşakkat duymazlar. Allah dilemedikçe bu hayatın değişmesi, sona ermesi sözkonusu olamaz. Fıtratları dejenere olmuş, tersyüz olmuş şımarıklar da aşağılık bir hayat düzeyine yuvarlanırlar ve orada insanlıklarını yitirirler. Taşlara veya taş gibi şeylere dönüşürler.
Bu gibi adamlar bu tür incelikleri kavrayamazlar, surede sunulan hayatın ilk evrelerinin, daha sonra gerçekleşecek evrelerin kanıtı olduğunun farkına varmazlar. Bu evreleri planlayan gücün sanıldığı gibi insan hayatını ölüm ve çürüme aşamasında durdurmayacağı sonucunu çıkarmazlar. Bu yüzden şaşırıyorlar, tekrar dirileceklerinden söz eden peygamberi tuhaf karşılıyorlar. Bilgisizce bir tutumla ölümden sonraki dirilişe ihtimal vermiyorlar. Dünya hayatının dışında bir hayatın olmadığını ve sadece bir kere ölüneceğini ahmakça iddia ediyorlar. Bir kuşak ölür, arkasından bir başka kuşak yaşar. Ölenlerse, kemik ve toprak yığınına dönüşüp giderler.
Bu tuhaf adamın söylediği gibi bir daha dirilip yaşama nerde? Olacak iş değil! Sözünü ettiği ölümden sonra diriliş olayının gerçekleşmesi mümkün değildir. Çürüyüp sadece kemikleri kalacak, toz toprak olacaklar (!)
Onlar bu bilgisizliği, hayatın ilk evrelerinde ortaya çıkan ilahi hikmeti düşünmekten uzaklığın bu kadarıyla yetinmiyorlar. Bu cahilliklerini bu noktada durdurmuyorlar. Üstelik peygamberlerini Allah'a iftira atmakla suçluyorlar. Daha önce tanımadıkları Allah'ı şimdi hatırlıyorlar. O da peygamberi suçlamak için:
"Bu adam, kesinlikle Allah'a iftira eden, Allah adına yalan söyleyen biridir. Ona inanmanız sözkonusu değildir."
Bu durumda peygamber, daha önce Hz. Nuh'un yaptığı gibi Rabb'inden yardım istemekten başka çözüm bulamıyor, hem de Hz. Nuh'un yardım isterken kullandığı ifadenin aynısı ile:
"O peygamber "Ya Rabb'i, bunların yalanlamaları karşısında bana yardım et."
İşte o zaman, toplum kendisi için belirlenen süreyi tamamlayınca, inat, gaflet ve yalanlamanın ardından içlerinde bir iyilik umudu da kalmayınca Allah'ın cevabı gerçekleşiyor:
"Allah "Onlar yakında pişman olacaklardır" dedi."
Ama o zaman pişmanlık fayda vermeyecektir. Tövbeleri işe yaramayacaktır.
"Derken ansızın hakettikleri müthiş bir gürültüye tutuluverdiler de kendilerini sel süprüntüsüne dönüştürdük. Kahrolsun zalimler güruhu."
Ayette geçen "Gusa" sel sularının önünde biriken kırık dökük otlar, hiçbir işe yaramayan, bir değeri olmayan, aralarında bir ilgi de bulunmayan çerçöp yığını demektir. Bunlarda, yüce Allah'ın kendilerini .onurlandırdığı özelliklerden soyutlandıkları, dünya hayatındaki varlıkların hikmetinden habersiz oldukları, yüceler alemi ile ilgilerini kestikleri için içlerinde saygı duyulacak bir unsur kalmamıştır, sel sularının önündeki çerçöp yığınına dönüşmüşler, bir değer, bir özen gösterilmeden bir kenara atılmışlardır. Bu da Kur'anın incelikli ifade tarzının erişilmez örneklerinden biridir.
Onlar bu aşağılanmışlığın üstüne bir de Allah'ın rahmetinden kovuluyorlar, insanların ilgisinden uzaklaştırılıyorlar.
"Kahrolsun zalimler. güruhu."
Hem pratik hayatta, hem de vicdan aleminde hayattan ve anılardan silinsinler.
ALLAH'IN YÜRÜRLÜKTEKİ TOPLUM YASASI
42- Onların ardından başka kuşaklar ortaya çıkardık.
43- Hiç bir ümmet, ecelini ne öne alabilir ve ne de erteleyebilir.
44- Sonra ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Hangi ümmete peygamberi geldi ise onu yalanladılar. Biz de onları birbiri peşisırâ yokederek tarihi olaylara dönüştürdük. Kahrolsun inanmayanlar güruhu!
Bu şekilde genel bir ifade ile davetin tarihi özetleniyor, başında Nuh ve Hud'un bulunduğu, sonunda da Musa ve İsa'nın yeraldığı uzun zaman içinde her zaman yürürlükte olan Allah'ın yasası açıklanıyor. Buna göre her kuşak yaşama süresini doldurup gidiyor: "Hiç bir ümmet, ecelini ne öne alabilir ve ne de erteleyebilir." Ama hepsi de peygamberlerini yalanlıyorlar. "Hangi ümmete peygamberi geldi ise onu yalanladılar." Yalanlayanlar gönderilen peygamberleri yalanladıkça Allah'ın yasası uyarınca cezalandırılıyorlar: "Bizde onları birbiri peşisıra yok ettik." Yok edildikleri yerlerde, harap olmuş yurtlarında, gördüklerinden ders çıkarmasını bilenler için somut ibret tabloları kaldı.
"Hepsini tarihi olaylara dönüştürdük." Kuşaklar boyu bu efsaneleri dilden dile dolaşıp duruyor.
Bu hızlı tempolu ve özet sunuş, mü'min olmayan bu toplumların rahmetten uzak olmaları, kovulmaları, gözlerden ve gönüllerden uzak olmaları temennisi ile sona eriyor. "Kahrolsun inanmayanlar güruhu."
KALIPLAŞMIŞ SÖZLER
Ardından sunuş ahengine uyması, belirlenen hedefe yönelik olması amacı ile peygamberlik misyonu ile buna karşı olan insanların yalanlamaları konusu etrafında Musa peygamberin kıssası da özet olarak yeralıyor.
45- Sonra Musa ile kardeşi Harun'u ayetlerimiz ile ve açık kanıtla destekli olarak gönderdik.
46- Firavun ile onun önde gelen adamlarına. Fakat onlar büyüklük kompleksine kapılarak iman etmeye yanaşmadılar. Zaten onlar kendilerini beğenmiş kimselerdi.
47- Onlar dediler ki; "Kendimiz gibi birer insan olan şu iki adama mı inanacağız ki, onların soydaşları bize tapıyorlar?"
48- Onları yalanladılar ve bu yüzden yok edildiler.
Burada da peygamberlerin birer insan oluşuna ilişkin itiraz ön plana çıkıyor "Kendimiz gibi birer insan olan şu iki adama mı inanacağız."
Bir de İsrailoğullarının Mısır'daki durumlarını ortaya koyan şu özel noktayı da ekliyorlar. "Onların soydaşları bize tapıyorlar." Bizim emirlerimize uyup, bize boyun eğiyorken... Firavun ve kurmaylarına göre bu durum Musa ve Harun'un küçümsenmesi için bir nedendir.
Musa ve Harun'un getirdiği ayetlere, ellerinde bulunan belgelere gelince, bunların yeryüzünün çirkefine batmış, batıl rejimlerinin esiri olmuş, ucuz değerlerin peşine takılmış bu körelmiş kalplere etki etmeleri imkânsız bir şeydir.
Burada Meryemoğlu İsa'ya, annesine, yaratılışındaki belirgin mucizeye kısaca işaret ediliyor. Tıpkı Hz. Musa'nın gösterdiği mucizeler gibi yalanlayanlar Hz. İsa'nın yaratılışındaki mucizeyi de yalanlıyorlar.
49- .Soydaşları doğru yolu bulsunlar diye Musa'ya kitap verdik.
50- Meryemoğlu İsa ile annesini gücümüzün bir kanıtı olarak ortaya çıkardık. Onları yaşamaya elverişli ve akarsulu bir tepeye yerleştirdik.
Bu ayette işaret edilen tepenin neresi olduğuna ilişkin değişik rivayetler vardır. Nerede bu yer?.. Mısır'da mı? Şam'da mı? Yoksa Kudüs'te mi? Buralar Meryem'in oğluyla birlikte gittiği yerlerdir. Kitaplarında da yazıldığı gibi Hz. İsa çocukluğunda buralara annesiyle birlikte gitmiştir. Ama buraları yer olarak belirlemek önemli değildir. Amaç yüce Allah'ın temiz, taze hoş kokulu bitkilerin bulunduğu, suların aktığı, gözetip korundukları bir yerde onları barındırdığına işaret etmektedir.
Peygamberlik zincirinin bu halkasına ulaşılınca, hitap peygamberler ümmetine yöneltiliyor. Aynı zamanda ve aynı bölgede toplanmış, hep birlikte dinliyorlar gibi... Çünkü onları birbirine bağlayan tek ve değişmez gerçek karşısında zaman ve mekana bağlı farklılıklar bir anlam ifade etmez.
51- Ey peygamberler, temiz yiyeceklerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Hiç kuşkusuz ben sizin neler yaptığınızı bilirim.
52- Sizin de bir parçasını oluşturduğunuz şu ümmet, tek bir ümmettir, ben de sizin Rabb'inizim. Öyleyse sırf benden korkunuz.
Bu çağrı peygamberlere -selâm üzerlerine olsun- yöneliktir ve gerçeklerden habersiz olanların inkâr ettikleri beşeri özelliklerini ön plana çıkarmaktadır. "Temiz yiyeceklerden yiyiniz." Yemek, insan olmanın genel özelliklerinden biridir. Ama temiz şeylerden yemek insanı yücelten, arındıran yüceler alemine bağlayan özel bir durumdur.
Bu aynı zamanda yeryüzünü düzeltmelerine ilişkin bir çağrıdır: "İyi ameller işleyiniz." Çalışmak da insan olmanın doğal sonuçlarından biridir. Fakat iyi ve yararlı işler yapmak, seçkin ve salih kulların ayırıcı özelliğidir. Böylece hayatta tutunacakları bir dal, gözetleyecekleri bir hedefleri olur. Kendilerini yüceler alemine bağlayacak bir amaç uğruna çalışırlar.
Peygamberden insanlığından soyutlanması istenmez. Ondan istenen, bir ferdi olduğu insanlık alemini yüce Allah'ın kendileri için belirlediği ulu ve aydınlık ufka yükseltmesidir. Yüce Allah peygamberleri bu ufka götüren önderler ve üstün örnekler kılmıştır. Bundan sonra yüce Allah ince ve duyarlı terazisiyle onların yaptıklarını değerlendirir. "Hiç kuşkusuz ben sizin neler yaptığınızı bilirim."
Peygamberlerin getirdiği gerçeğin, peygamberlerin belirginleştikleri tabiatın, onları gönderen yaratıcının ve hep birlikte yöneldikleri hedefin birliği karşısında zamanın uzunlukları, mekanın boyutları ortadan kalkar
"Sizin de bir parçasını oluşturduğunuz şu ümmet, tek bir ümmettir, ben de sizin Rabb'inizim. Öyleyse sırf benden korkunuz."
Surenin bu üçüncü dersi, peygamberler topluluğundan sonra insanların içine düştükleri durumun tasviri ile başlıyor. Son peygamber de onları bu durumda bulmuştu. Daha önce gelmiş bütün peygamberlerin getirdiği tek gerçek etrafında görüş ve inanç ayrılığına düşmüş, birbirleriyle çekişir durumdaydılar.
Son Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- getirdiği gerçeğin farkında olmayışlarını, içinde bulundukları durumun akıbetini düşünmelerine engel olan sapıklıklarını tasvir ediyor. Öte tarafta mü'minler Allah'a kulluk ediyorlar. İyi ve yararlı işler yapıyorlar. Buna rağmen karşılaşacakları akıbetten korkuyorlar. Rabb'lerine dönecekler diye kalpleri titriyor. Böylece mü'minin şahsında somutlaşan sürekli uyanıklık ve sakınma tablosu ile kâfirin şahsında somutlaşan sapıklık ve gaflet tablosu karşılıklı olarak yeralıyor.
Sonra, surenin akışı içinde onlarla birlikte değişik gezintilere çıkılıyor. Bir keresinde tutumları kınanıyor. Kuşkuları gözler önüne seriliyor bir keresinde. Bir diğer sefer, hem iç alemlerinde, hem de dış alemde yeralan iman kanıtlarına değinilerek vicdanları uyarılmak isteniyor. Bir de kabullendikleri gerçeklere değinilerek bunlar birer belge olarak önlerine çıkarılıyor.
Ders içinde yeralan bu gezintiler onların kaçınılmaz akıbetleri ile başbaşa bırakılmaları ile sona eriyor. Ardından hitap Hz. Peygambere -salât ve selâm üzerine olsun- yöneltiliyor ve kendi yolunu izlemesi, onların inat etmelerine öfkelenmemesi, kötülüğü iyilikle savması, onların göz göre göre sapıklığa sürükleyen şeytanlardan Allah'a sığınması isteniyor.
İNANÇ BİRLİĞİ VE PARÇALANMA
53- Fakat insanlar bu inanç birliğini yıkarak çeşitli gruplara ayrıldılar. Her grup kendi inanç sistemi ile övündü.
54- Bir süre için onları gafletleri ve sapıklıkları ile başbaşa bırak.
55- Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz servetle ve evlatlarla,
56- Onların iyiliklerine koşuyoruz? Aslında onlar işin farkında değildirler.
Peygamberler -selâm üzerlerine olsun- aynı sözleri söyleyen, aynı ibadeti yapan, aynı hedefe yönelen tek bir ümmet olarak gelip gitmişlerdi. Oysa insanlar onlardan sonra birbirleriyle çekişen, aynı sistem ve aynı yolda buluşmaları mümkün olmayan gruplara bölünmüşlerdi.
Kur'anın olağanüstü ifade tarzı onların birbirleri ile çekişmelerini son derece sert ve somut bir ifadeyle dile getiriyor. Peygamberlerin getirdiği gerçeği o kadar çekiştirdiler ki, adeta çeşitli parçalara böldüler, herbiri bir taraftan tutup, parçaladılar. Ve her grup elinde kalan parçayı alıp yoluna devam etti. Hiçbir şeyi düşünmeden, hiçbir şeye bakmadan elindeki parçadan memnun yoluna devam etti. Yoluna devam etti ve herhangi bir esintinin duygularına girebileceği, aydınlatıcı bir ışığın nüfuz edebileceği tüm açıklıkları kapattı. Her grup elinde bulunanla oyalanarak, uğraşarak sapıklık içinde yaşadı. Bu öyle bir sapıklıkta ki, can veren herhangi bir esinti, aydınlatan herhangi bir ışık onlara etki edemedi.
Onların durumu bu şekilde tablolaştırıldığı sırada hitap Hz. Peygambere salât ve selâm üzerine olsun- yöneltiliyor.
"Bir süre için onları gafletleri ve sapıklıkları ile başbaşa bırak."
Bırak onları sapıklıkları ile, sahip oldukları şeylerle gafilce oyalansınlar, belirlenmiş süresi dolup kaçınılmaz sonları beklenmedik bir sırada ortaya çıkana kadar.
Daha sonra onları ayıplamaya, gafilliklerinden dolayı onları alaya almaya başlıyor. Çünkü bir süre kendilerine zaman tanınmasını deneme döneminde kendilerine mal ve evlat verilmesini, kendilerinin iyilikte öncelikli oldukları, nimet ve bolluk içinde sürekli kalacaklardır şeklinde yorumluyorlar:
"Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz servetle ve evlatlarla." "Onların iyiliklerine koşuyoruz."
Mal ve evladı onları denemek için veriyoruz. Onları imtihan ediyoruz.
"Aslında onlar işin farkında değildirler."
Mal ve evlat bağışının ardındaki karanlık akıbetin, örtülü kötü geleceğin farkında değiller.
MÜ'MİNLERİN ÜSTÜN KARAKTERİ
Sapık kalplerin gaflet ve sapıklık tablosunun yanında mü'min kalplerin uyanıklık ve sakınma tablosu yeralıyor.
57- Onlar ki, Rabb'lerinin korkusu ile titriyorlar.
58- Ve onlar ki, Rabb'lerinin ayetlerine inanıyorlar.
59- Ve onlar ki, Rabb'lerine ortak koşmuyorlar.
60- Ve onlar ki, Rabb'lerine dönecekler diye kalpleri ürpererek verdikleri şeyi verirler.
61- İşte onlar iyiliklerde yarışanlar ve bu yarışı önde bitirenlerdir.
Burada imanın kalp üzerindeki etkisi kendini gösterir. Bu etki, duyarlılık, incelik, çekingenlik, eksiksize ulaşma isteği, görev ve sorumlulukları yerine getirme ve sonuçları hesaplama şeklinde belirir.
İşte bu mü'minler ürpererek, sakınarak, Rabb'lerinden korkarlar. Hem onlar Rabb'lerinin gönderdiği ayetlere inanıyorlar, O'na ortak koşmuyorlar. Ayrıca onlar görev ve sorumluluklarını da yerine getiriyorlar. Güçleri yettiği, ellerinden geldiği oranda Rabb'lerine itaat ediyorlar. Bütün bunlara rağmen onlar "Ve onlar ki, Rabb'lerine dönecekler diye kalpleri ürpererek verdikleri şeyi verirler." Bütün güçlerini harcamış olmalarına rağmen Allah'ın verdiği nimetler karşısında bunun yetersiz olduğunu az bir şey olduğunu bilirler.
Hz. Aişe'nin -Allah ondan razı olsun- şöyle dediği rivayet edilir. "Ya Resulullah "Rabb'lerine dönecekler diye kalpleri ürpererek verdikleri şeyi verirler" ayetinde kastedilenler, hırsızlık yapan, zina eden, içki içen, bununla beraber ulu Allah'dan korkan kimseler midir? diye sordum." Hayır ey doğru sözlü kişinin (Sıddık'ın kızı). Burada kastedilen, namaz kılan, oruç tutan, Allah yolunda mali harcamada bulunan beraberinde de her şeyden üstün ve her şeyden güçlü olan Allah'dan korkandır" dedi. (Tirmizi)
Mü'min kalp Allah'ın elini üzerinde hisseder. Her nefesinde her çırpıntısında Allah'ın nimetlerini düşünür. Bu yüzden bütün ibadetlerini küçümser, Allah'ın nimetleri ve bağışları karşısında O'na itaat amacı ile yerine getirdiği yükümlülükleri az görür. Aynı zamanda o her zerresi ile yüce Allah'ın büyüklüğünün, ululuğunun bilincindedir. Duyuları ile çevresinde olup biten her şeyde Allah'ın elini gözetler. Bu yüzden ürperir, heyecanlanır. O'nun hakkını eksik verdiğini, ibadet ve itaatte üstüne düşeni gereği gibi yerine getirmediğini, duygularını ve düşüncesini onu bilmekle,. O'na şükretmekle doldurmadığını düşünerek Allah'la buluşmaktan korkar çekinir.
İşte iyilik yapmak için yarışanlar bunlardır. İyiliğe koşan, bu çabuklukla, bu uyanıklıkla, bu bilgi ile, çalışma ve bu itaatle onu elde edenler bunlardır. Yoksa sapık bir hayat yaşadıkları halde, kendilerine nimet bahşedildiğini sanan, iyilik yapılmak istendiğini düşünen kimseler öyle değil... Bunlar azgın bir iştahla yavaş yavaş tuzağa yaklaşan ve hiçbir şeyden haberi olmayan ava benzerler. Toplum için de bu kuşun benzerleri çoktur, rahatlık saptırır onları, içinde yüzdükleri nimetle oyalanırlar, zenginlik azgınlaştırır onları, gurur aldatır, sonunda kaçınılmaz akıbetle yüzyüze kalırlar.


0 yorum yazılmıştır