Enbiya suresi tefsir


TEVHİD TEMELİNE DAYALI ÜMMET

93- Fakat insanlar inanç birliğinden ayrılarak çeşitli gruplara bölündüler. Ama hepsi sonunda bize döneceklerdir.

Peygamberler ümmeti, tek bir inanç sistemine, tek bir millete dayalı tek bir ümmettir. Bu ümmetin temelini tevhid gerçeği oluşturmaktadır. Varlık alemini yönlendiren yasalar sistemi buna şahitlik etmektedir. Daha başlangıçtan itibaren gelmiş geçmiş bütün peygamberler herhangi bir değişiklik yapmadan, insanları bu gerçeğe davet etmişlerdir.

Ama, her milletin kapasitesi, her kuşağın gelişmişliği; insanlığın kavrayışının ve deneyiminin gelişmesi; yükümlülük alma ve kanunlara uyma olgunluğu, deneyimler, kuşaktan kuşağa gelişme kaydeden hayat ilişkileri ve araçları ile orantılı olarak tevhide dayalı hayat sistemlerinde bazı eklemeler, ayrıntılar olabilir.

Peygamberlerin tek bir ümmet olmasına, peygamberlerin insanlara sundukları mesajların temel dayanakları bir olmasına rağmen, peygamberleri izleyenler birbirleri ile ilişkilerini koparmış, herbiri bir tarafa çekilmiştir. Aralarında tartışmalar baş göstermiş, birçok konuda görüş ve inanç ayrılığına düşmüşler, aralarında bitmez tükenmez bir düşmanlık, bir kin almış yürümüştür. Bütün bunlar, aynı peygamberi izleyen toplumlar arasında meydana gelmiş, bu toplumlar inanç sistemi adına birbirlerini öldürecek duruma gelmişlerdir. Oysa inanç sistemi birdir. Bütün peygamberlerin ümmeti bir tek ümmettir.

Bunlar dünyada birbirleri ile ilişkilerini koparmışlar. Ama ahirette topluca Allah'ın huzuruna dönecekler.

"Ama hepsi sonunda bize döneceklerdir."

Çünkü dönüş sadece O'nadır. Onları hesaba çekecek O'dur. Doğru yolda ya da sapıklıkta oluşlarını O bilir.

94- Kim mü'min olarak yararlı ameller işlerse emeği gözardı edilmez. Biz onu mutlaka yazıya geçiririz.

İşte, iş ve karşılığı hakkında yürürlükte olan ilahi kanun budur. İman temeline dayandığı sürece yapılan hiçbir iyi iş inkâr edilemez, örtbas edilmez. Çünkü Allah katında yazılıdır bu. Ve orada olduğu gibi kaydedilir, bir tarafının zayi olması, kaybolması mümkün değildir.

Şu halde iyi bir işin değerinin olabilmesi için, daha doğrusu iyi bir işin varolabilmesi için iman kaçınılmazdır. İmanın meyve vermesi için, daha doğrusu imanın gerçekten varolabilmesi için iyi işler yapmak bir zorunluluktur.

İman hayatın temel dayanağıdır. Çünkü iman, insan ile varlık alemi arasında gerçek bir bağdır. İçinde yeralan canlı cansız yaratıklarlâ birlikte varlıklar alemini tek ve ortaksız yaratıcısına bağlamaktadır. Varlıklar alemini yüce yaratıcının istediği biricik yasaya döndürmektedir. Binanın kurulabilmesi için temelin atılmış olması bir kaçınılmazlıktır. Kastedilen bina salih ameldir. Salih amel de kendisi için kaçınılmaz olan temele dayanmadımı yıkılması kesindir.

Salih amel imanın meyvesidir. İmanın varlığının ve canlılığının vicdanda yer etmesi için salih amel gereklidir. İslâm özü itibariyle harekete dönük bir inanç sistemidir. Vicdanda varlığı gerçekleşince anında salih amel olarak dışa yansır. Vicdanda yereden imanın, gözlemlenen görüntüsüdür salih amel. Derinlere kök salmış bir gövdenin olgunlaşmış mevyesidir.

Bu yüzden Kur'an-ı Kerim ne zaman iş ve karşılığını sözkonusu etse, sürekli iman ile salih ameli birlikte ifade eder. Çünkü hareketsiz, uyuşuk, iş görmez ve meyve vermez bir imanın karşılığı olmaz. Başlı başına ve imana dayanmayan amel de olmaz.

İmandan kaynaklanmayan iyi bir hareket, tesadüfen gerçekleşmiş, köksüz bir harekettir. Çünkü bu hareket belirli bir sistemle ilişkili değildir, her zaman yürürlükte olan bir yasa ile bağlantısı yoktur. Bu hareket olsa olsa, varlık aleminde iyi bir iş yapmak için gerekli olan temel bir etkenden bağımsız bir arzudur, bir ihtirastır. Bu temel, salih amel işlenmesini isteyen ilaha iman etmektir. Çünkü bu, evrende sağlam bir yapı kurmanın, iyi bir iş becermenin aracıdır. Yüce Allah'ın bu hayat için belirlediği olgunluk noktasına ulaşmak için bir araçtır. Belli bir hedefi olan, bu hayatın hedefi ve gidiş yönü ile ilgisi bulunan bir harekettir bu. Geçici bir eğilim değildir. Beklenmeyen bir heyecan, rastgele savurulmuş bir söz, evrenin ve evrene hükmeden yasa sisteminin yöneldiği taraftan kopuk bir yöneliş değildir.

Dünyada adilce bir karşılık görmüş olsa da, işin gerçek karşılığı ahirette verilir. Dolayısı ile kökten yok edilme cezasına çarptırılan şehirlerin halkları, kesinlikle yaptıklarının karşılığını son olarak vermek üzere tekrar toplanacaklardır. Dönüp toplanmaları mümkün değildir. Kesinlikle döneceklerdir.

95- Yok ettiğimiz kentlerin halklarının hesap vermek üzere bize dönmemeleri imkânsızdır.

"Hepsi sonuçta bize döneceklerdir" dedikten sonra ayetlerin akışı bu şehirleri ayrıca sözkonusu etmektedir. Çünkü onların dünyada yok edilmeleri, artık işlerinin bittiği, hesaplarının bütünüyle görüldüğü düşüncesini uyandırabilir. Bu yüzden bu şehirlerin halklarının Allah'ın huzurunda toplanacakları, O'na dönecekleri kesin bir ifadeyle vurgulanmaktadır. Dönmeme olayının imkânsızlığı, kesin bir ifade ile ve böyle bir şeyin olması haramdır şeklinde dile getirilmektedir. Bu cümle oldukça ilginç ve alışılmadık bir yapıya sahiptir. Bu yüzden tefsirciler bunu yorumlamaya kalkmış ve cümledeki "Lâ" edatının fazla olduğunu söylemişlerdir. Buna göre ayet bu şehirlerin yok edildikten sonra tekrar kurulmalarının ya da kıyamet gününde battıkları yerden çıkmalarının imkânsızlığını ifade etmektedir. Bunların ikisi de dayanaksız yorumlardır. Ayeti açık anlamını gözönünde bulundurarak yorumlamak doğrudur. Çünkü bu durumda daha önce de söylediğimiz gibi, surenin akışı içinde belli bir hedefi olur ayetin.

 

YE'CUC İLE ME'CUC VE KIYAMET

96- Sonunda Ye'cuc ile Me'cuc'un önündeki set yıkıldığında bunlar bütün tepelerden akarak her tarafa yayılırlar.

97- Gerçek vaadin (kıyamet gününün) eşiğine gelindiğinde kâfirlerin bakışları dehşetten donakalır ve "Eyvah halimize! Biz bu anın geleceğinden gafil yaşadık, biz gerçekten zalimlerden olduk" derler.

98- Siz ve Allah'ı bir yana bırakarak taptığınız sözde ilahlar, cehennem odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz.

99- Eğer o taptıklarınız, gerçekten ilah olsalardı, cehenneme girmezlerdi. Oysa hepsi sürekli olarak orada kalacaklardır.

100- Onlar orada hırıltılı sesler çıkararak inleyeceklerdir ve kulakları hiçbir ses işitemeyecektir.

101- Daha önce akıbetlerinin iyi olacağını takdir ettiğimiz kimselere gelince, onlar cehennemden uzak tutulacaklardır.

102- Onlar cehennem ateşinin uğultusunu duymazlar ve ebedi olarak canlarının çektiği nimetler içinde kalırlar.

103- Onları o en büyük korku ürkütmez. Melekler kendilerini "Bugün, size vaktiyle vadedilen gündür" diyerek karşılarlar.

104- O gün göğü, yazılı sayfaların dürüldüğü gibi düreriz. Varlıkları ilk başta nasıl yarattıksa, onları aynı şekilde yeni baştan diriltiriz. Bu yerine getirmeyi üstlendiğimiz bir sözdür. Biz onu mutlaka yaparız.

Kehf suresinde yeralan Zülkarneyn hikâyesinde Ye'cuc ve Me'cuc 'dan söz ederken, şunları söylemiştik: Surenin akışının Ye'cuc ve Me'cuc'un ortaya çıkışı ile bağlantılı olarak ifade ettiği yüce Allah'ın vaadi yaklaştı. Belki de bu olay Tatarların saldırıları ve doğuyu batıyı istila etmeleri, ülkeleri ve tahtları yerle bir etmeleri ile gerçekleşmiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim Hz. Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- yaşadığı günlerden beri "kıyamet yaklaştı" demektedir. Ne var ki, yüce Allah'ın vaadinin yaklaşması, kıyamet için belirli bir zamanı ifade etmez. Çünkü zamanın Allah katındaki hesabı insanlarınkinden farklıdır.

"Rabb'inin katındaki bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir." (Hacc Suresi, 47)

Amaç, o günün gelişini tasvir etmektir. Yeryüzünde yaşanan ve insanlarca seyredilen sahneler gibi basitleştirerek sunmaktır. Bu sahnede Ye'cuc ve Me'cuc her tepeden hızla ve büyük bir kargaşa ile boşalıyor gibi canlandırılmaktadır. Bu da Kur'an-ı Kerim'de insanların gözleriyle gördükleri sahneleri kullanarak, onları yeryüzü sahnelerinden yola çıkarak ahiret sahnelerini düşünmeye yöneltme amacı ile başvurulan bir yöntemdir.

Burada sunulan bu sahnede ani baskına uğrayanların şaşkınlıkları apışıp kalmaları özellikle belirginleşiyor:

"Kâfirlerin bakışları dehşetten donakalır."

Ansızın yakalandıkları bu korkudan dolayı hareketsiz kalmış, kıpırdamıyor bile gözleri. Manzaranın iyice canlandırılması ve belirginleştirilmesi için "şahısatün" yani "gözleri açıp hiç kıpırdamama" kelimesi kullanılıyor.

Sonra ayetlerin akışı durumlarını anlatıyor ve konuşmaları ön plana çıkarılıyor. Böylece sahneye bir canlılık katılıyor, öylece sunuluyor:

"Eyvah halimize! `Biz bu anın geleceğinden gafil yaşadık, biz gerçekten zalimlerden olduk, derler."

Bu, ansızın korkunç gerçekle karşı karşıya kalan şaşkın insanın panik halini tasvir etmektedir. Şaşırmış, gözleri faltaşı gibi açılmış kıpırdamıyor bile. Ahlıyor, vahlıyor, feryat ediyor. Suçunu itiraf ediyor, pişman oluyor. Ama iş işten geçtikten sonra...

Bu panik içinde bu dehşet anında suçlarını itiraf eder etmez, onlar hakkında geri çevrilmesi sözkonusu olmayan hüküm veriliyor:

"Siz ve Allah'ı bir yana bırakarak taptığınız sözde ilahlar, cehennem odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz."

Sanki hemen o anda hesaba çekilmek üzere yüce Allah'ın huzurunda toplanıyorlar. Düzmece tanrıları ile birlikte cehenneme sürükleniyorlar. Oraya adeta fırlatılıyorlar. Yumuşak davranma, acıma yok onlara. Tohum saçılır gibi cehenneme atılıyorlar adeta. Bu sırada düzmece tanrıları hakkında ileri sürdükleri görüşlerin yalan bir iddia olduğuna ilişkin bir kanıtla karşı karşıya getiriliyorlar. Onlara gözle görülen realiteden bir kanıt gösteriliyor.

"Eğer o taptıklarınız, gerçekten ilah olsalardı, cehenneme girmezlerdi." Ahirette meydana geliyormuş gibi dünyada gözler önüne serilen bu sahneden elde edilen bu kanıt, vicdanları harekete geçirmeye yönelik bir kanıttır. Sonra ayetlerin akışı onların fiilen cehenneme sürüklenişlerini anlatmaya devam ediyor ve oradaki yerlerini ve durumlarını tasvir ediyor. Çok zor bir durum içinde bulunduklarından durumu kavramaları mümkün değildir.

"Oysa hepsi sürekli olarak orada kalacaklardır."

"Onlar orada hırıltılı sesler çıkararak inleyeceklerdir ve kulakları hiçbir ses işitemeyecektir."

Mü'minlerin bütün bu akıbetlerinden kurtulmuş olduklarını görmek için bunları bir kenara bırakıyoruz. Daha önce yüce Allah mü'minlere iyilikte bulunmuş, kurtuluş ve başarı takdir etmişti.

"Daha önce akıbetlerinin iyi olacağını takdir ettiğimiz kimselere gelince onlar cehennemden uzak tutulacaklardır."

"Onlar cehennem ateşinin uğultusunu duymazlar ve ebedi olarak canlarının çektiği nimetler içinde kalırlar."

Ayette geçen "hasiseha" uğultusu kelimesi, musiki vurgusu ile anlamını tasvir eden kelimelerdendir. Bu kelime vurgusu ile ateşin alev alev yanarken çıkardığı sesi aktarmaktadır. O korkunç sesi canlandırmaktadır. Hiç kuşkusuz bu, insanı ürperten, tüyleri diken diken eden bir sestir. Bu yüzden daha önce kendilerine iyilik bahşedilenler, fiilen bu ateşi tatmak bir yana, yanarken çıkardığı sesten, müşrikleri dehşete düşüren bu büyük panikten kurtulmuşlardır. Canlarının istediği gibi güvenli bir ortamda ve her türlü nimet içinde yaşıyorlar. Melekler onları sevgi ile karşılıyorlar. Bu korkunç ve dehşet verici ortamda içlerine güven duygusunu akıtmak için onlara eşlik ediyorlar.

"Onları o en büyük korku ürkütmez. Melekler kendilerini `Bugün, size vaktiyle vaadedilen gündür' diyerek karşılarlar."

Sahne evrenin alacağı son şekli gözler önüne seren bir tablo ile son buluyor. Bu da böylesine zorlu bir günde hem kalplerin duyduğu dehşeti, hem de evrenin alacağı şekli tasvir ediyor:

"O gün göğü, yazılı sayfaların dürüldüğü gibi düreriz."

Sayfaları biriktirip onlara bekçilik yapan birinin, sayfalarını dürmesi gibi gökler dürülüveriyor. İş artık bitmiştir. Sahnenin sunulması da tamamlanıyor. İnsanın şimdiye kadar görüp alıştığı evren dürülüp bir kenara bırakılıyor. Yeni bir dünya, yeni bir evren kuruluyor.

"Varlıkları ilk başta nasıl yarattıksa, onları aynı şekilde yeni baştan diriltiriz. Bu yerine getirmeyi üstlendiğimiz bir sözdür. Biz onu mutlaka yaparız."

YERYÜZÜNÜN GERÇEK VARİSLERİ

Evrenin ve canlıların ahiretteki akıbetlerini tasvir eden bu sahneden sonra surenin akışı, yeryüzüne varis olmaya ilişkin yüce Allah'ın koyduğu kanunu, bunun yanında yeryüzü varisliğinin hayatta Allah'a kulluk yapanlara ait olduğunu açıklıyor. İki sahne arasındaki ilgi ve bağ gayet açıktır.

 

105- Andolsun ki, nezdimizdeki saklı belgelerden sonra peygamberlere indirdiğimiz kutsal kitaplara da "Ancak salih, yapıcı kullar yeryüzünün varisleri olabilirler" diye yazdık.

Ayetin orjinalinde geçen Zebur, bizzat Hz. Davud'a gelen kitaptır. Ki bu durumda da zikirden maksat, Zebur'dan önce indirilen Tevrat olur. Ya da her kitap için kullanılan bir niteliktir. Çünkü Zebur asıl kitabın bir bölümü anlamına gelir. Eksiksiz sistemi, kusursuz mercii, yüce Allah'ın varlık alemine egemen kıldığı tüm yasaları kapsamına alan zikrin, levh-i mahfuzun bir bölümü anlamına gelir.

Her neyse, yüce Allah'ın "Andolsun ki, nezdimizdeki saklı belgelerden sonra peygâmberlere indirdiğimiz kutsal kitaplarda da yazmıştık." sözünün amacı , yüce Allah'ın yeryüzüne varis olmaya ilişkin olarak belirlediği kanunu açıklamaktır.

"Ancak, salih, yapıcı kullar yeryüzünün varisleri olabilirler."

Şu halde nedir bu varislik? Allah'ın salih kulları kimlerdir?

Yüce Allah Hz. Adem'i -selâm üzerine olsun- yeryüzünü imar etmesi, islah etmesi, geliştirmesi, kalkındırması, içindeki değerli madenleri ve enerji kaynaklarını kullanması, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini çıkarması ve bunlar aracılığı ile yüce Allah'ın kendisi için belirlediği olgunluk derecesine ulaşması için halife tayin etmiştir.

Yüce Allah, bu dünyada onun doğrultusunda hareket etmesi amacı ile insan için eksiksiz bir hayat sistemi belirlemiştir. Bu sistem iman ve salih amel temeline dayanır. İnsanlara gönderilen söz ilahi mesaj da bu sistemin ayrıntılı şeklidir. Yüce Allah insana değer kazandıran, saygınlığını koruyan kanunlar koymuştur. Böylece adamları arasında denge ve ahenk sağlamıştır.

Bu sistemde sırf yeryüzünün imarı, zenginlik kaynaklarının çıkarılması ve enerji kaynaklarından yararlanılması hedeflenmez. Bunun yanısıra insanın bu dünya hayatında kendisi için takdir edilen kemal (olgunluk) noktasına erişmesi için insanın iç dünyasının da gözetilmesi bir hedeftir. Böylece insan, materyalist dış görünüşe önem veren uygarlığın kıskacında hayvanlık düzeyine inmekten, insanlığından ödün vermekten kurtulur. Aynı zamanda yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarından da en iyi şekilde yararlanır.

Bu dengeli ve uyumlu hayata ulaşmak için yol alındığında, terazinin kefelerinden biri ağır basarken, biri hafif kalabilir. Yeryüzüne zorbalar, zalimler ve tağutlar egemen olabilirler. Kan emiciler, barbarlar ve saldırganlar yeryüzünü istila edebilirler. Kimi zaman yeryüzünün enerji kaynaklarını ve güçlerini maddi açıdan iyi kullanan kâfirler, günahkârlar üstünlük sağlayabilirler. Ama bunlar, yolda karşılaşılan deneyimlerden başka bir şey değildirler. En sonunda yeryüzünün egemenliği iman ile salih amele birlikte sahip bulunan salih kulların eline geçecektir, yeryüzüne onlar varis olacaklardır. Onlar iç dünyalarında olsun, yaşayışlarında olsun iman ile salih amel unsurlarını birbirinden ayırmazlar.

Tarihin hangi döneminde olursa olsun kalpte yer eden iman ile onun dışa yansıması olan pratik hareket bir millette birlikte bulununca o millet yeryüzünde önderliği elde eder, şu yeryüzüne varis olur. Ama bu iki temel unsur birbirinden ayrılınca terazi sarsılır, denge bozulur. Maddi. araçları ellerinde bulunduranlar kimi zaman yeryüzünde üstünlük sağlayabilirler. Bu durum, mü'min görünenlerin maddi araçları ellerine geçirmeye eğilimli olmadıkları, mü'minlerin kalplerinin insànı salih amel işlemeye, yeryüzünü kalkındırmaya ve yüce Allah'ın insana yüklediği halifelik görevinin gereklerini yerine getirmeye iten gerçeklerden yoksun oldukları zamanlarda sözkonusu olur.

İman sahiplerinin imanlarının gereklerini yerine getirmekten başka seçenekleri yoktur. Bu da salih amel işlemektir. Allah'ın vaadini gerçekleştirmek ve O'nun konumunu uygulamak için halifeliğin gereklerini yerine getirmektir. Yüce Allah'ın konumu şudur.

`'Ancak salih, yapıcı kullar yeryüzünün varisleri olabilirler."

"İman edenler, imanlarının gereği olan davranışları sergileyenler. İşte onlar salih kullardır.

 

KUR'ANIN MÜ'MİNLERE MESAJI

106- Hiç kuşkusuz bu Kur'an'da Allah'a kulluk edenler için yeterli olacak nitelikte bilgi ve mesaj vardır.

107- Biz seni tüm alemlere rahmet olarak gönderdik.

108- Müşriklere de ki; "Bana ilahınızın tek Allah olduğu vahyolundu. Siz bu ilkeyi benimseyip müslüman oluyor musunuz "

109- Eğer bu çağrına sırt çevirirlerse onlara de ki; ' `Bana gelen mesajı duyurarak bu konuda sizi kendimle eşit bilgi düzeyine erdirdim. Size yöneltilen tehdit yakın mıdır, yoksa uzak mıdır, onu bilemem. "

110- "Hiç kuşkusuz Allah, açıkça söylediğiniz sözleri bildiği gibi içinizde sakladığınız duyguları da bilir. "

111- ' `Bilemem; belki de azabınızın ertelenmesi sizin sınavdan geçirilmeniz ve belirli bir sürenin sonuna kadar dünya nimetlerinden yararlandırılmanız içindir. "

112- Peygamber dedi ki; "Ya Rabb'i, benim ile müşrikler arasındaki davayı hak ilkesi uyarınca hükme bağla. Sizin düzmece iddialarınız ve asılsız yakıştırmalarınız karşısında tek sığınağım, son derece merhametli olan Rabb'imin yardımıdır. "

"Hiç kuşkusuz bu Kur'anda, Allah'a kulluk edenler için yeterli olacak nitelikte bilgi ve mesaj vardır."

Kuşkusuz bu Kur'anda ve onun evren ve hayattan, insanların dünya ve ahiretteki akıbetlerinden, iş ve karşılığı kurallarından gözler önüne serdiği ilahi kanunlar... Evet bunda, Allah'ın yol göstericiliğini algılayacak kapasiteye sahip kimseler için bir açıklama ve yeterli bir kanıt vardır. Yüce Allah bunları "Kulluk edenler" diye isimlendiriyor. Çünkü ibadet eden biri, Allah'dan korkan ve algılamaya; düşünmeye ve yararlanmaya hazır bir kalbe sahiptir.

Kuşkusuz yüce Allah, tüm insanları doğru yola iletsin diye onlara yönelik bir rahmet olaràk göndermiştir peygamberini. Ama doğru yolu bulmaya hazır ve yetenekli olanlardan başkası da hidayete eremez. Ama Allah'ın rahmeti hem mü'minler hem de mü'min olmayanlar için gerçekleşir.

Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- getirdiği hayat sistemi, tüm insanlık için mutluluk kaynağı, onları bu hayatta kendileri için belirlenen kemal noktasına ulaştıran bir sistemdir.

Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- sunduğu bu mesaj insanlığın akli olgunluğa eriştiği bir dönemde gelmiştir. Her kuşaktan, gelecek her nesilden akılların anlayacağı, insanlık hayatının değişmez temellerin kapsayıcı ve değişen ihtiyaçlara cevap veren bir kitap olarak gelmiştir. Kuşkusuz insanların değişen ihtiyaçlarını ancak yüce Allah bilebilir. Çünkü yarattıklarını en iyi o bilir. O latiftir, her şeyden haberdardır.

Bu kitap değişen insanlık hayata için kalıcı bir sistemin temellerini koymuştur. Sürekli gelişen ve değişen hayatın ihtiyaç duyduğu ikinci derecede hükümlerin çıkarılmasını, aynı şekilde bu hükümlerin hayat ve ortamın koşullarına uygun şekilde uygulama yöntemlerini belirlemeyi de insana bırakmıştır. Ama belirlenen bu hüküm ve yöntemler kalıcı sistemin ilkeleri ile çelişmemelidir.

Kur'an-ı Kerim düşünme hakkını ve akla düşünme imkânı tanıyan bir toplumu garanti etmekle, insan aklına hareket özgürlüğü tanımıştır. Hayat için belirlediği sistemin sınırları içinde özgürlüğünü kullanmasını öngörmüştür. İnsan hayatının gelişmesi, ilerlemesi ve insan hayatı için bu dünyada belirlenen kemal noktasına erişmesi için bu husus gereklidir.

Bugüne kadar insanlığın geçirdiği deneyimler, yüce Allah'ın koyduğu bu sistemin insanlığın her alanda attığı tüm adımlardan önde olduğunu, bundan böyle de önde olacağını göstermiştir. Tüm bağlantıları ile birlikte insan hayatının bu sistemin gölgesi altında sürekli gelişme kaydetmesi mümkündür. Bu sistem her zaman insanlığa yol göstericilik yapar. Onu geriden izlemez. Onu durdurmaz, geride kalmaya zorlamaz. Çünkü bu sistem her zaman insanlığın adımlarını geride bırakır. İnsanlığın en mükemmel gelişmesini dahi kapsayacak genişliğe sahiptir.

Bu sistem, insanlığın gelişme ve ilerleme isteklerine olumlu karşılık verirken ne şekilde olursa olsun bireysel ya da toplumsal açıdan hiçbir enerjiyi baskı altında tutmaz. İnsanlığı emeğinin ürünlerinden ve kendi çabası ile geliştirdiği hayatın güzelliklerinden yararlanmaktan yoksun bırakmaz.

Bu sistemin değeri, dengeli ve uyumlu oluşundan kaynaklanmaktadır. Ruhsal açıdan yükselmek için bedene işkence etmeyi öngörmez. Bedensel arzuları tatmin etmek için de ruhu ihmal etmez. Toplumun yada devletin çıkarı uğruna bireyin enerjisini, bozulmamış fıtri arzularını sınırlandırmaz. Toplumsal hayatı olumsuz yönden etkileyecek ya da toplumu bir ferdin veya fertlerin arzularını tatmin aracı kılacak şekilde ferdi, azgın ihtirasları, sapık istekleri ile başbaşa bırakmaz.

İslâm sisteminin insanın omuzlarına yüklediği bütün yükümlülüklerde insanın enerjisinin kapasitesi ve yararı gözönünde bulundurulmuştur. Ayrıca insan bu yükümlülükleri yerine getirmesinde kendisine yardımcı olacak yetenek ve güçlerle donatılmıştır. Ayrıca bu yükümlülükler insana çekici ve sevimli gelecek niteliklere sahip kılınmışlardır. Zaman zaman insan bu yükümlülükler uğruna çeşitli sıkıntılara, acılara katlansa da bu yükümlülükler onun isteklerinden birini karşılamaktadır, onun sahip olduğu enerjilerden birinin işler hale gelmesini sağlamaktadır.

Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- getirdiği bu din, toplumu için ondan sonra da tüm insanlık için rahmet kaynağı olmuştur. Bu dinin ilkeleri ilk önceleri insanlığın vicdanına yabancı gelmişti. Çünkü bu ilkelerle pratik hayatın ve ruhsal hayatın realitesi arasında büyük bir mesafe vardı. Ama insanlık bu dinin geldiği günden itibaren adım adım bu ilkelerin ufuklarına doğru yol almıştır. Bu ilkelere olan yabancılığı duygularından silinmiştir. Başka isimler altında da olsa bu ilkelere göre hayatını biçimlendirmiş, bu ilkeleri uygulamıştır.

İslâm, ırk ve bölgesel farklılıkların potasında eridiği insanlığın birliği ilkesine çağırmak için gelmiştir. Tüm insanlığı tek bir inanç ve tek bir toplumsal düzen etrafında birleştirmek için gelmiştir. İşte bu, o gün için insanlığın vicdanına, düşüncesine ve pratik yaşayışına yabancı bir çağrıydı. Eşraf takımından olanlar kendilerini kölelerinkinden farklı bir tabiata sahip kişiler sayıyorlardı. Ama aynı insanlık onüç küsur asırdır İslâmın belirlediği çizgiye ulaşma çabasındadır. Fakat ikide bir ayakları kayıp yoldan sapıyor. Bunun nedeni eksiksiz İslâmın aydınlığında yok olmasıdır. Şu da var ki, kuru bir iddia ve sözde de kalsa İslâm sisteminin kimi yönlerini benimsemiş bulunmaktadırlar. Buna rağmen Avrupa ve Amerika'da toplumlar halâ İslâmın bin üçyüz küsur senedir savaş açtığı ırkçılığı ısrarla sürdürmektedirler.

İslâm, tüm insanların kanun ve yargı önünde eşitliklerini sağlamak için gelmiştir. İslâmın bu çağrıyı, yaptığı günlerde insanlar birtakım sınıflara ayrılmışlardı, her sınıfın da ayrı bir kanunu vardı. Daha doğrusu kölelik ve derebeylik dönemlerinde efendinin arzusu bir kanundu. İşte bu ilerici ve çağlar üstü sistemin insanları yargı önündeki mutlak eşitlik ilkesine çağırması insanlığa tuhaf geliyordu. Ama bakın aynı insanlık, teorik de olsa İslâmın bin üçyüz küsur seneden beri pratikte uyguladığı bu ilkeyi adım adım benimseme çabası içindedir.

Bunların dışında Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- getirdiği dinin insanlık için rahmet kaynağı olduğunu ve Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- alemlere rahmet olarak gönderildiğini gösteren birçok kanıt vardır. Bu rahmet, ona inanan ve inanmayan herkesi kapsamaktadır. Çünkü bütün insanlık, isteyerek veya istemeyerek bilinçli ya da bilinçsiz Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- getirdiği sistemden etkilenmiştir. Bu rahmetin gölgesi halâ devam etmektedir. Gölgesinde dinlenmek, kavurucu dünya çölünde, özellikle günümüzde huzur veren meltemlerin esintisini, kokusunu almak isteyenler bu rahmete koşabilirler:

Bugün insanlık her zamankinden çok bu rahmeti ve esenliği duyumsamaya muhtaçtır. Çünkü insanlık, büyük bir bunalım ve şaşkınlık içinde yaşamaktadır. Materyalizmin bataklığında savaşların cehenneminde kıvranıp durmaktadır. Kalpler ve ruhlar kaskatı kesilmiştir.

KUR'ANIN MÜŞRİKLERE MESAJI

Rahmetin anlamı iyice belirginleştirilip vurgulandıktan sonra Hz. Peygambere -salât ve selâm üzerine olsun- kendisini yalanlayan ve alaya alanlara karşı, alemlere rahmet kaynağı olan mesajını açıklaması emrediliyor:

"Müşriklere de ki; "Bana ilahınızın tek Allah olduğu vahyolundu. Siz bu ilkeyi benimseyip müslüman oluyor musunuz?"

Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- insanlığa sunduğu mesajda yeralan ve insanlık için bir rahmet olan unsur budur. Bu, insanlığı cahiliye kuruntularından, putçuluğun ağırlıklarından, vehim ve hurafenin baskısından kurtaran mutlak tevhittir. Hayat bu sağlam temele dayandırılır. Böylece varlık alemi ile insan hayatı arasında ilişki kurulur. Apaçık evrensel yasalar ve değişmez ilahi kanunlar uyarınca. Arzular, ihtiraslar ve sınırsız isteklere göre değil. Bu sayede insanların başlarının dik olmaları, bir ve ezici güce sahip Allah'dan başkasının önünde eğilmemeleri garantilenmiş olur.

İşte rahmete giden yol:

"Müslüman oluyor musunuz?"

Hz. Peygamberin, -salât ve selâm üzerine olsun- kendisini yalanlayan ve alaya alanlara yöneltmesi istenen tek soru budur.

"Eğer bu çağrına sırt çevirirlerse, onlara de ki; `Bana gelen mesajı duyurarak bu konuda sizi kendimle eşit bilgi düzeyine erdirdim."

Yani getirdiğim mesajın içeriğini artık biliyorsunuz. Dolayısıyla ben ve siz bilgi açısından aynı durumdayız. "İlan etmek" kelimesi barış dönemini bitirip savaşı başlatmak, karşı tarafa savaşın başladığını ve artık barışın sözkonusu olmadığını ifade etmek için kullanılır. Burada ise; -Bu sure Mekki olduğu ve henüz savaş emri verilmediği için- kastedilen Hz. Peygamberin onlardan vazgeçtiğini, onları bildikleri akıbetleri ile başbaşa bıraktığını, bu tavırlarının sonucundan korkuttuğunu bildirmesidir. Artık bir mazeretleri kalmamıştır. Şu halde ne olduğunu çok iyi bildikleri tutumlarının cezasını çekmelidirler.

"Size yöneltilen tehdit yakın mıdır, yoksa uzak mıdır, onu bilemem."

Ben size her şeyi açıkladım. Ama tehdit edildiğiniz azabın ne zaman gerçekleşeceğini bilemem. Bu, yüce Allah'a özgü gaybın, kapsamında olan bir şeydir ve Allah'dan başlıcası bilemez bunu. Çünkü dünya ve ahirette uğrayacağınız azabı ancak O bilir. O sizin gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Sizin hiçbir şeyiniz O'na gizli değildir.

"Hiç kuşkusuz Allah, açıkça söylediğiniz sözleri bildiği gibi içinizde sakladığınız duyguları da bilir."

Sizin durumunuz her yönüyle O'na açıktır. Size azap edeceği zaman, durumunuzun gizlisini de açığını da bildiğinden dolayı azap edecektir. Azabımızı ertelerse, bu ertelemenin hikmetini de ancak O bilir.

"Bilemem; belki de azabınızın ertelenmesi sizin sınavdan geçirilmeniz ve belirli bir sürenin sonuna kadar dünya nimetlerinden yararlandırılmanız içindir."

Bu geciktirme ile yüce Allah'ın neyi irade ettiğini bilemem. Belki de, O, bu geciktirmenin sizin için bir imtihan ve deneme aracı olmasını diliyor. Sizi bir süre oyalanasınız diye bırakıyor. Sonra o güçlü ve etkin yakalayışı ile yakalar sizi.

Bu şekilde bilmediğini ifade etmekle son derece etkileyici bir uyarı yöneltmektedir gönüllerine. Böylece her türlü ihtimali düşünmelerini, ansızın kendilerini yakalayacak dehşetin korkusunu içlerinde taşımalarını sağlıyor. Gönüllerini nimetlerle oyalanmanın getirdiği boş vermişlikten uyarıyor. Belki de bunun ötesinde bir imtihan ve deneme unsuru yatmaktadır fikrini uyandırıyor. Ne zaman geleceği ve nasıl geleceği belli olmayan bir azabı düşünmek, insan ruhunun sürekli korku içinde bulunması, sinirlerin gergin olması ve her an için perdenin kalkıp örtülü gaybın ortaya çıkacağı beklentisi içinde olması için yeterlidir.

İnsan kalbi, Allah'a özgü gaybın kapsamında kendisini bekleyen akıbetten habersiz olabilir. Dünya nimetleri, oyun eğlence insanı aldatabilir. İnsan gözü önüne çekilmiş perdenin ötesinde kendisini bekleyen bir akıbetin olduğunu ve ne zaman gerçekleşeceği bilinmeyen bu akıbeti ancak yüce Allah'ın bildiğini, ancak. O'nun bu akıbeti ortaya çıkaracağını unutabilir.

İşte bu uyarı kalpleri uyanıklığa çağırmakta ve iş işten geçmeden, henüz zaman varken kendilerine bir fırsat vermektedir.

Bu noktada Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- Rabb'ine yönelmektedir. Emaneti yerine getirmiş ve mesajı ulaştırmıştır. Her şeyi açıkça duyurmuş, musibetin ansızın gelip çatmasından sakındırmıştır... Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- burada Rahman olan Rabb'ine yöneliyor ve kendisi ile akıbetlerinden habersiz alaya alanlar arasındaki meseleyi hakka göre çözümlemesini istiyor. Onların tuzaklarına ve yalanlamalarına karşı Rabb'inin yardımını istiyor. Çünkü sadece O'ndan yardım istenir.

"Peygamber dedi ki; `Ya Rabb'i, benim ile müşrikler arasındaki davayı hak ilkesi uyarınca hükme bağla. Sizin düzmece iddialarınız ve asılsız yakıştırmalarınız karşısında tek sığınağım, son derece merhametli olan Rabb'imin yardımıdır."

Büyük rahmet sıfatının burada anılmasının, özel bir anlamı vardır. Çünkü peygamberi alemlere rahmet olarak gönderen O'dur. Ama yalanlayanlar onu yalanladılar, alaycılar onunla dalga geçtiler. Şu halde O, peygamberine rahmet etmeyi, onların nitelendirmelerine karşılık O'na yardım etmeyi üzerine almıştır.

Bu etkileyici bölümle sona eriyor sure. Nitekim bunun gibi etkileyici bir girişle başlàmıştı. Böylece surenin başı ile sonu, etkileyici, güçlü ve derin bir musiki vurguya sahip olmakla birbirlerini bütünlemektedirler.

ENBİYA SURESİNİN SONU


<<Önceki


Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

Yorum yaz!